Burak Büyükdemir yazmış, önce onu okuyun. o yazıya yorum yapacaktım, konu özele kayınca burada yayınladım. gidin yazıyı okuyup gelin :)
bu konuda bir yazı blogumda taslaklarda bekliyordu, tamamlamamıştım. buradan paylaşayım ben de kafamdakileri.
tespitler harika. ki zaten çoğu zaman karşılaştığımız mevzular. insanlara ne yaptığımızı anlatmak oldukça zor. işte bu yüzden bilgisayar mühendisliği okuyorum ben. biraz açayım..
çocukluğumdan beri bu işi yapmak istiyorum. bilgisayar ile ilgili birşeyler yapmak, ‘büyük adam olmak‘ istiyordum. ama bunu insanlara anlatmanın zor olacağının da farkındaydım. özellikle lise çağına geldiğimde insanlar elle tutulur bir meslek görmek istiyor. sınav sonuçları açıklandığında şehrin muhtelif yerlerine asılacak dershane reklamlarına koyabilecekleri bir isim, bir üniversite, bir meslek istiyorlar. ailelerimiz de keza öyle.
ama haklılar da bir yerde. hani çocuklar oynarken bağıran anneler vardır, ‘oğlum düşersin bir yerini kanatırsın’ vs. bu da onun gibi bir şey. zamanında çok zorluklar çekmişlerdir, bizim çekmemizi istemezler. sıkıntı yaşayacağına bir okulu bitir, elinde maaş olsun. hele anne baba memursa tamam zaten..
biz ne yapıyoruz, cengaverlik yapıyoruz. kanımız yerinde durmuyor. girişmek istiyoruz. başarılı olmak istiyoruz. bir yandan kendimizi geliştirerek altyapı oluşturuyor, bir yandan da fikirler üretiyor, dünyayı değiştirebileceğimize gönülden inanıyoruz. ben yapabilirim mesela. çok ciddiyim. çok başarılı olabilir, Times’a kapak olabilirim. dünya beni konuşuyor olabilir. hatta 2-3 sene içinde de olabilir bu. yeter ki isteyeyim. aksini iddia eden?
bu durumun böyle olacağını size mevcut eğitim sistemi öğretiyor. iyi bir üniversite için iyi bir lise kazanmak gerekiyor. ben de bu sisteme kurban olmadan, ama kurallara göre oynayarak ilerlemeye çalışıyorum. çok şükür Allah’a, fen lisesi okudum, bilgisayar mühendisliği kazandım. bursu kestirmesem çok da sorun olmazdı aslında ama öyle de bir kaza oldu. neyse, şunu diyeceğim; madem girişimci olmak istiyorum; 1-2-3-5-10-20-100(oha) milyar maaşa kanaat etmek istemiyorum, kendi işimi kurmak istiyorum, girişimci olup çok başarılı olmak istiyorum. ailemin desteğine de ihtiyacım var neticede, onlarsız kimse bir şey yapamaz. hiç umursamasalar yapılır da, bizi böyle düşünen ailemiz varsa onlarsız yapılamaz. yani evladını koruyon kollayan, onun iyiliğini düşünen bir aileye sırt çevirmek olmaz. işleriniz rast gitmez.
baktım olaylar böyle gelişecek, üniversitemi seçerken mükemmel bir fırsatla karşılaştım. bölüm zaten bilgisayar mühendisliği olacaktı, 18 tercihin 17si o yöndeydi ve 30 puan altıma kadar yazmıştım. öss günü gazetelerde üniversitemin ilanını gördüm. girişimci yetiştirmek istedikleri yazıyordu. tamam dedim ben buraya gidiyorum. hiç öğrencisi yoktu, ilk defa alıyordu. araştırdığımda hala şantiye halinde olduğunu gördüm. nitekim ilk seneyi de şantiyede okuduk. ama geriye dönüp baktığımda çok memnunum. 4. sınıfa geçiyorum, kafamdaki fikri bitirme projesi olarak kabul ettiler, ihtiyaçlarımı da karşılayacaklarını taahhüt ettiler. yani yatırımcıya gerek kalmadı. iş bana düştü, çalışıp projemi gerçekleştirmem gerekiyor. ondan önce de 3. sınıfta aldığımız ‘girişimcilik ve liderlik‘ dersinde kağıt üzerinde şirket kurmamız istendi. fikri ortaya koyup karlılık oranını hesaplattılar. aynı fikri orada da kullandım. o dersin hocası da fikri beğendi ve bana başarılar diledi.
okulu ikna ettiğim bu girişimcilik projesini ailemle paylaştığımda ise tatminkar bir cevap alamıyorum. bana o kadar inanmıyorlar. hele ki burs kaybeden ve alttan dersi olan bir öğrenci olduğumu da göz önünde bulundurursak, haklılar da. projeyi aileme de kabul ettirebilmek için bitirme projesi olarak okula sundum. ama şöyle bir bakış açıları var, projesini yapamasa da, girişimci olamasa da hiç değilse bilgisayar mühendisi olacak. öyleyken de aç - açıkta kalmaz heralde diyorlar. hatta sonuçta bilgisayar mühendisi olacağım diye derslerim iyi olsun istiyorlar ve projeden ziyade derslere odaklan diyorlar.
burak yazıda demiş ya, ilgili kişilerden önemli fikirler alın, gerisini çok da önemsemeyin diye; tunç abiyle aramda geçen diyaloga istinaden yazdığım yazı çevremdeki insanların oldukça tepkisini çekti. neden umursuyorsun dediler. diyemedim ki seni önemsemiyorum, onu önemsiyorum diye.. çünkü beni anlayabilecek olan ve yapıcı eleştiride bulunabilecek olan kişi oydu. adam ‘fikir atölyesi 2.0‘. başkası dese tekme tokat saldırırdım muhtemelen. ama bu ağır sözler, benim için çok yapıcı bir eleştiriydi.
cuma akşamı sinan ata’nın organizasyonuyla, ‘web gençliği buluşması‘ adı altında bir grup arkadaş ile toplandık. orada ise daha yolun başında ama çok yol almış kişiler vardı. daha 17-23 yaş aralığında ama eskiden beri bilgisayarla haşır neşir olmuş, çeşitli girişimlerde bulunmuş bu kişiler genel olarak, ‘istersek yaparız, yeter ki girişimcilik olsun içimizde‘ diyorlardı. orada pek konuşmadım çünkü konuya pek uymuyordum. o insanlarla girişimlerimiz adına vazgeçtiğimiz şeyler farklıydı. onlar yeri gelince okuldan, yeri gelince paradan, ya da daha başka şeylerden vazgeçmişlerdi. ben ise en değerli şeylerden vazgeçmiştim. benzer ülkülerle yürüdüğümüz hayat yolunda gençliğimden, çocukluğumdan vazgeçmiştim. ilkokul, ortaokul ve lise yıllarım ders ve sınav kitaplarının arasında geçti. lisede bilgisayardan vazgeçtim, bilgisayar mühendisi olmak için. daha ötesi var mı?
ben girişimi mektebiyle yapmak istedim. şimdiye kadar tüm hedeflerime ulaştım. bazen istediğim şekilde olmadı ama Allah’ın sevgili kuluymuşum ki daha hayırlıları oldu. hem de başardığım şeylerde (başarana kadar onları üzsem de) ailemi de sevindirdim. şu anda sıkıntı çekiyorum, ama aşmama az kaldı. hem ailemi hem de kendimi mutlu edeceğime inanıyorum.
okulda aldığımız girişimcilik ve liderlik dersine bir hafta Dr. M. Sani Şener bey katılmıştı. kendisi ilk havalanı özelleştirmesiyle girişimini gerçekleştirmiş, şu anda dünya üzerinde 15+ havaalanının ve hizmet şirketlerinin (havaş vb.) sahibi olan TAV Holdingin CEO’su. yaptığı konuşmasındaki sözü beni çok etkilemişti. ilk havalanı ihalesine girerken o konuda pek bilgi sahibi değilmiş. elinde öyle diğer ihaleye giren şirketler gibi nakit de yokmuş. gitmiş bankaya, bu ihale için kredi istemiş. banka vermemiş, çünkü güvenememiş. sonuçta çalışıp çabalayarak bu günkü konuma gelmiş. bize konuşmada şöyle dedi: “fikrinizi gerçekleştirmek için paraya ihtiyacınız var ve kendinize güveniyorsunuz. gidip bankadan kredi istiyorsunuz. eğer size kredi vermezlerse, bilin ki o fikir para yapacaktır.”
bunun bir çok örneği var. yakın tarihli ve çarpıcı bir örnek; Turkcell’i kurmak isteyen kişiler Sabancı’ya gidince geri çevriliyorlar. “neden herkes üzerinde telefon taşısın ki?” cevabını alıyorlar. rahmetli Sakıp Ağa ölmeden önceki son zamanlarında sorulan “hiç pişman oldunuz mu?” sorusunun üzerine, şu cevabı veriyor: “olmam mı, gsm sektörü ellerimden kaydı gitti. onu ben ittim. bu en büyük hatamdır”. sonrasında aynı kişiler Kara Mehmet’e gidiyor, o da fikirlerini kabul ediyor ve şu andaki halini biliyorsunuz zaten. Kara Mehmet’in buradaki özelliği ise, sunulan fikirleri beğeniyle dinlemesi ve yeri geldiğinde yatırımda risk almaktan çekinmemesi. şimdi Sabancı Telekom nerede, Turkcell nerede?
yani fikir iyi olduktan sonra, insan onu gerçekleştirmek istedikten sonra, engellerin önemi yok.
son yazılarımda biraz beylik laflar etmiş olabilirim, hatta tabirinin caiz olduğundan şüphem olmayacak bir biçimde dile getirecek olursam, artistlik yapmış da olabilirim. huyum kurusun..
ama başarı hikayelerini okuyan, başarısızlık hikayelerini canlı gören biri olarak, daha büyüğünü yapmaya çalışıyorum. başarılı olduktan sonra nasıl yaptığımı anlatmak yerine, başarılı olma sürecini canlı canlı anlatıyorum. sonuçta başarısız olmamın hiç bir önemi yok. aldığım riskler bana keyif veriyor ve benden bir şey almasına izin vermiyorum. (ne de olsa sonuçta bilgisayar mühendisi olacağım ya hani :) ) kendime güveniyorum, engelleri aşmaya çalışıyorum. amacıma giden yollar değişse de, bazen bataklıktan bazen kendinden yürüyen bantlardan geçse de amacıma bir şekilde ulaşıyorum. duamı eksik etmiyor, daha çok çalışmaya çalışıyorum.
bu blogu takip ederek bu hikayeyi izleyebilirsiniz. tekrarlıyorum ki hikayenin en heyecanlı yerindeyim. sonuçları gördüğünüzde mücahit demişti bak gerçekmiş de diyebilirsiniz, zaten belliydi adam söylüyordu da diyebilirsiniz. ya da o kadar anlattı fıs çıktı da diyebilirsiniz. ama bu risktir. ben bu riski alıyorum. çünkü kendime güveniyorum.
kız isterken en kötü ihtimalle bilgisayar mühendisi derler, iyi ihtimalle de projemin adını söylemeleri yeterli olur. muhtemelen tüm dünya duymuştur. hatta o zaman bilgisayar mühendisi olduğumdan bahsedilmez bile…
bu yazıyı yazarken ne tesadüftür ki tv’den kulağıma çalınan şarkı sözlerini de verip bitiriyorum.
“sen boşver onları uç kelebek, onların ruhu böyle rengarenk değil ki” nev - kelebek
“sen seç kendi hayatın, lallaalalalalaaa, her kes bir şey söyler, sen kalbini dinle.” emre altuğ - hatırlamıyorum.
son zamanlarda keyifle dinlediğim bir şarkıyı paylaşacağım. elimde de taze blog yazıları da var ancak internete bağlanamadığımdan yayınlayamadım. çok yakında geliyorlar efendim.
şarkıya buyrun:
ikimiz için aynı bedende
bir ufak deli kalp diyecekler
kimi gün atacak
kimi gün batacak yapayalnız
sabah üstünü örtmediğimde
saçını sevip aşk dediğimde
geceler kopacak
yeniden doğacak gün apansız
seni öptüğüm ilk gece bahçede
yüreğim duruyor orda öylece
hadi git getir al uyanınca otur yanıma
denedim yetecek mi ki sabrımız
bitecek mi gönül deli kahrımız
hadi ben bi hata yapıp ayrıldım
aynını sen yapma
hadi çal giderken kapımı nefes aldığım süre seninim
kapadım bütün yollarımı
bebeğim gülüm serserinim
her şey 4 yıl önce kazandığım üniversitemin bana dizüstü bilgisayar vermesiyle başladı. hemen msn olayına ilhâk ettik herkes gibi. sonra msn amca sağolsun spaces adını verdiği boş yerler verdi bizlere ki dolduralım. ona da başladık hemen tabii. içimizde var blogculuk. ki o zamanlar da yaklaşık ayda bir yazardım :)
bir süre sonra -ki bu birinci sınıfın sonlarına denk gelir- dertlendikçe içimi dökmeye başladım. babam da okumaya başladı. msn messengerda adımızın yanında parlayan zamazingolar var ya, onlara basmış olmalı babam. sonra baktım okuyor, arayıp birşeyler soruyor. dedim ki bu böyle olmayacak, spacede nasıl adam engellenir onun yollarını aramaya başladım. bu da msnin sosyal ağlaşma dönemine denk geldi. sadece izin verdiğim kişilerin görebilmesini amaçlayacakken salak gibi 200 kişiye “Mücahit seninle arkadaş olmak istiyor!” başlıklı mailler gönderdim. daha doğrusu yetki verdiğim kişilere mail atıyormuş kendisi. insan uyarır değil mi? kaç kişi geldi bana “zaten arkadaş değil miyiz?” diye. ayrıca muhabbet etmediğim, hoşlaşmadığım ama msn listemde bir şekilde bulunan insanlara da gitti o mail. zamanında baya sövmüştüm.
senelerden geçen sene de kendi domainimi aldım. stajda müdürüm Fuat Bey web 2.0 ı araştır dedi. o gün milat oldu. hayatımın kalan kısmını üzerine kurmaya çabaladığım uğraşım, zevkim oldu. kendi sitemi kurdum ve derhal wordpress kurarak blogumu devam ettirdim. wordpressten önce, staja başlarken blogspot denemem de oldu tabii ki. ama wordpress daha çok hoşuma gitti.
derken googleda da çıkmaya başladı mucahityilmaz.com. babam da düzenli aralıklarla adımı aratıyordu sanırım ki çok uzun sürmeden buldu. sonra telefon konuşmalarımızda bahsetmeye başladı. hayatımı bir şekilde takip ediyorlardı. ve ben nedense istemiyordum. bütün dünya okusun ama anam babam okumasın. sırf onlar okumasın diye yazmadığım zilyonlarca şey vardır.
e şimdi nerede kaldı web 2.0? hani nerede paylaşmak? paylaşırken adam kayıracak mıyız? facebook profilim facebooka üye olan herkese açık mesela. yurttaki oda numarama kadar. her yerde her şeyi paylaşıyorum da, anam babam niye mahrum kalsın?
şimdi şu sayfanın tepesinde “anne ben manyak oldum” yazıyor ya, annem aradı, sordu ne ayaksın diye. bir daha düşündüm, kendi maaşımla aldığım domain ve hostingdi. yani külliyen benim çöplüğümdü. ailem dahil kimseye hesap vermek zorunda değildim (Türk Telekom hariç, büyüksün abi..). o zaman istediğimi yazarım diye düşündüm.
istediğimi zaten yazarım da, yazdıklarım bana yol, köprü, baraj, bantgenişliği olarak geri döner mi? mesela arada bir cümlede küfür ettim diyelim. annem diyecek ki, “bey, bak bizim oğlan terbiyesiz olmuş!”. telefonda da fırça falan.. halbuki yaş 21 olmuş. doğrudan bir kişiye de sövmem kolay kolay. araya iki bok katsak ne olacak? kötü olacak. kaldı ki saygı denen de birşey var. anamın babamın yanında nasıl kötü konuşmuyorsam burda da konuşmamak gerekir mi? bu kontürpiyeyi hala çözemedim.
şöyle düşüneyim, burası benim takıldığım yer ve onlar buraya ziyarete geliyor. misafir umduğunu değil bulduğunu bulur. neysek oyuz. hatta belki de iyi bile olur. halimden vaziyetimden pek de haberleri yok zaten. çevremin genişliğinden, becerilerimden vesaire haberleri de yok. biraz da onları görmüş olurlar. ha bazen de kötü şeyler görecekler belki ama dediğim gibi, burası benim takıldığım yer. şu dünyada sadece benim olan tek yer belki de. o yüzden rahat olmalıyım.
gerçi artık blogları şirketlerden de okuyanlar oluyor. envai çeşit kariyer sitesindeki cvlerimde de yazıyor adresim. mesela blog konferansında M. Nuri Çankaya takip ettiğini belirtmişti (merhaba hocam! :) ). onlar için kötü bir izlenim olur mu diye de düşündüm, hayır hiç alakası olmamalı. “neysek oyuz” dedik ya, daha bile iyi böylesi. yapmacık bir şekilde sadece teknolojiden şundan bundan yazsam, beni tanımalarını sağlamaz ki bu blog.
hüzünlenince burada ağlarım, sevinince burada kutlarım, kızınca burada söverim, mesleğimle alakalı vaziyetleri buradan bildiririm. blog dedikleri böyle birşey değil mi?
bakın Barış Ünver‘e, adam hayatını saat saat yazdı, en iyi kişisel blog ödülünü aldı. her gün bir dünya ziyaretçisi var (şu çinlilerle caponların toplu olayına geliyo çoğu ama olsun :) ). adam teşhirci ama rankingler onda :) Nahnu dedi ki (yine blog konferansında) ben kafamdakini yazarım, wolkanca dedi ki o zaman para kazanamazsın. ama en iyi 2. kişisel blog olursun. bu işler böyle. ne kariyer manyağıyım, ne başkasını kandırırım (yazan kandırmış olmaz, söz meclisten dışarı. ben öyle hissederim sadece.). ben böyleyim.
ne güzel bir şarkı değil mi? sözleri de öyle sanırım..
Bazen daha fazladır her şey
Bir eşikten atlar insan
Yüzüne bakmak istemez yaşamın
O kadar azalmıştır anlam
bişeylerin fazla geldiğini hissederiz bazen. aslında severiz ama sıkar işte bir yerden sonra. yok sıkmaz aslında. ama bir süre onsuz olmak isteriz. yani istemeyiz de, ne biliyim işte.. yüzüne bakmak istemediğimiz olur. artık anlamı azalmıştır bizim için. aslında azalmamıştır. ama her şey olduğu ve/veya olmasını istediğimiz gibi değildir. sadece biraz onsuz olmak.. kötü bir niyet olmadan..
O zaman hemen git radyoyu aç bir şarkı tut
Ya da bir kitap oku mutlaka iyi geliyor
Ya da balkona çık bağır bağırabildiğin kadar
Zehir dışarı akmadan yürek yıkanmıyor
bu tür durumlarda ne yaparız? içimizi dökmek isteriz. aslında içimizi dökmek değil de.. nasıl desem? deşarj olmak isteriz. içimizi dökecek olsak zaten ona dökerdik. istediğimiz farklı bişey. belki avazın çıkana kadar bağırmak, belki de sadece kitap okumak. onsuz olmak.. yüreği arındırmak. akvaryumun suyunu değiştirmek gibi denebilir. balığınızı seversiniz ama onsuz kalmamak adına akvaryumun suyunu değiştirmezseniz hoş şeyler olmaz. o suyu değiştirmek aslında her iki tarafa da iyi gelir. bir süre onsuz olmak..
Ama fazla da üzülme hayat bitiyor bir gün
Ayrılıktan kaçılmıyor
Hem çok zor hem de çok kısa bir macera ömür
Ömür imtihanla geçiyor
ama herşeyin bir sonu var değil mi? sen o suyu değiştirsen de değiştirmesen de balık ölecek. ölümlü dünya, illa ki ölecek.. kısa ya da uzun sürecek, ama bitecek. bir nevi imtihan sanki? hiç bilmeyen de erken bitirir, en çok bilen de.. sadece kafasında emin değilsen uzatırsın süreyi. gerçi bu konudan alakasız oldu gibi oldu ama, olay böyle işliyorsa belki de alakalıdır?
Ben bu yüzden hiç kimseden gidemem gitmem
Unutamam acı tatlı ne varsa hazinemdir
Acının insana kattığı değeri bilirim küsemem
Acıdan geçmeyen şarkılar biraz eksiktir
o son geldiğinde geriye dönüp bakınca ne düşünürsün? güzeldi değil mi beraberken her şey? hiç ayrılmayacağız diyordunuz hatta? şimdi de hiç unutmayacağım diyosun, duyuyorum kalbini. ama ayrısın işte bak. hani balık? suyun üstünde cansız yüzüyor. olsun diyorsun, çok güzel şeyler yaşadık, güzel bir hazine bıraktı bana.
bir şarkı açıyorsun, bir de şarap. o’na içiyorsun. sana kattığı değerin kıymetini bildiğini ifade etme çabasındasın o’na içerken. şarkı da acıklı tabii. acıdan geçmeyen şarkı mı olur? bitti ama çok güzel şeyler bıraktı bana diyorsun.
Bir şiirden bir sözden
Bir melodiden bir filmden
Geçirip güzelleştirmeden can dayanmıyor
Yıldızların o ışıklı fırçası azıcık değmeden
Bu şahane hüzün tablosu tamamlanmıyor
şarkının sözlerini, sonundaki şiiri sahipleniyorsun. seni anlatıyor değil mi? sanki şu halini görmüş de öyle yazmış güftekar.. biraz da sen hüzün katıyorsun ambiansa, konsepte. o salak kavramlara işte. onunla kırlarda gece yarısı sohbet ettiğini hatırlıyorsun. bazen tek sigarayı paylaştığını hatırlıyorsun. biraz daha dramatize edip, daha çok şâd ettiğini sanıyorsun onun ruhunu. bir cenaze töreni sayılır ya hani bu, sen daha layıkıyla yapmak derdindesin. o yüzden kırlar, sigaralar. balık lan o. ne kırı ne sigarası?
Ama fazla da üzülme hayat bitiyor bir gün
Ayrılıktan kaçılmıyor
Hem çok zor hem de çok kısa bir macera ömür
Ömür imtihanla geçiyor
sanki bitmeyecek miydi diyorsun. ölümden gayrısı yalan diyorsun. candan erçetini de mi koysaydık şarkı kuyruğuna? sınavdan erken çıkmadı diyorsun. soruları bilmediğinden değil de, süreyi sonuna kadar kullanmak istediğinden erken çıkmadı diye kendini kandırıyorsun. ya da ben seni kandırıyorum. hep sen diye konuştum ama üzerine alınmadın inşallah?
Ben bu yüzden hiç kimseden gidemem gitmem
Unutamam acı tatlı ne varsa hazinemdir
Acının insana kattığı değeri bilirim küsemem
Acıdan geçmeyen şarkılar biraz eksiktir
gitti işte diyorsun ve ağlamaya başlıyorsun. her gözyaşında tatminkarlık katsayın ivmeli olarak artıyor sanıyorsun. şarkı zaten tekrar ediyor arkada. seni en iyi anlatan şarkıyı bulmuşken başka şarkıyı ne yapıcaksın? dönüp dursun o. sen de kırlarda sohbet et, sigaranı çek.. şaraptan da bir yudum daha al. acı çektiğine kendini iyice inandır. çakırkeyif de olmuşken tadını çıkar.
yarın sabah uyandığında, kimbilir, belki de yersin balığı? biter her şey. ne mazi kalır ne kırlar ne de sigaralar. yersin de şarabı meşrubat edip sigarayı üstüne yakarsın. hatırlamazsın. silersin. sindirirsin. bi de üstüne zıçarsın afedersin. sifonu da çektin mi tamamdır. şarkı da biter zaten o zamana.
gidip yeni balık alalım da akvaryum boş kalmasın. para verdik o kadar…
Nargile & İstanbul temasını Qwilm! teması üzerinde yaptığım değişikliklerle hazırladım. Temanın indirilebilir versiyonunu isteyenler benimle iletişime geçebilir.
Firefox 2.0.0.x ile denedim, çok da güzel çalıştı. IE ile muhtemelen geçinemez, denemedim. Firefox haricinde tarayıcı kullanmak bana saçma geldiği için herhangi bir düzenleme de yapmadım, umrumda değil açıkçası. Siz de Firefox kullanın zaten..
Çözünürlük olarak da 1024*768 den büyük olmak üzere herhangi iki sayının çarpımında istediğim gibi görüntülenir. Sorun çıkarmaz (kime göre? neye göre?).
Bu sitede (web sayfasında, blogda, weblogda, güncede, günlükte, sahifede, her ne ise işte onda) yer alan tüm içerik bana aittir ve Creative Commons Attribution - Noncommercial 3.0 ( ) ile lisanslıdır. Bu lisans, kaynak göstermek kaydıyla içeriği istediğiniz gibi kullanabilmenizi sağlar. Tabi bir de lütfedip bana bir mail atarsanız, ya da yararlandığınız yazının pingback adresini kullanırsanız işime gelir. Sizden haberdar olurum. Hakkınızda kötü düşünmem.
Eğer bir motorsanız, yanlış anlamayın arama motoruysanız, sizi ilgilendiren şey şurada: sitemap.xml
rss feedlerini feedburner'a aktar
sayfalar menüsü koy
yan menüdeki eksikleri tamamla
bağlantıları güncelle
iletişim formunu oluştur
benzer yazılar şeysi koy
sitemap koy
arama şeysi koy
yorum, paylaş, trackback ve pingback, benzer yazılar tabları oluştur
eksik eklentileri kur
daha da vardır çıkar ortaya..