Mücahit Yılmaz

geldim, görüyorum, yenicem.

yeni yıl, yeni tema, ve başka yeni şeyler söylemek lazım

08 Şubat 2010

merhaba sevgili okurlarım. 2 aylık aranın ardından tekrar beraberiz. bu yazıyı geç yazmamın iki makul sebebi var: birincisi, yeni temamı bitirmeyi bekledim. umarım beğenmişsinizdir. ufak tefek eksikleri var hala ama daha fazla bekleyemedim. ikinci sebebim de; başlığa “yeni bir iş, yeni bir ev, yeni bir şehir” sözlerini ekleme ihtimalini sevmiştim, kısmet değilmiş. yılbaşından hemen önce birkaç görüşme yapmıştım, hala olumlu ya da olumsuz cevap vermeyen çalışmayı çok istediğim bir yer var ama umudum kalmadı artık. 1.5 ay oldu zaten, daha da olmaz herhalde.

şimdi bir 2009 değerlendirmesi yapacağım, akabinde 2010′dan beklentilerimi yazacağım. bunu neredeyse 1.5 ay geç yapıyor olmamdan utansam bile hiç bir şey için geç değildir demek istiyorum.

2009 nasıldı?

b.k gibiydi çok afedersiniz. berbattı vallahi. tamamen cepten yediğim bir yıl oldu. bir arpa boyu yol alamadım. hedeflerimden hiçbirini gerçekleştiremedim. olumlu gözüken gelişmeleri de arka planda hünerli ellerimle büyük ölçüde mahfettim. hala resmen mezun olamamam, okulun uzaması ve bir senet daha imzalamam, şirket planlarının suya düşmesiyle birlikte 8 aylık bir süreç boyunca piyasada iş aramam aklıma gelen ilk örnekleridir. bunların yanında yine sevdiğim insanlardan kaybettiklerim oldu. ama daha çok sevdiğim yeni insanlar da oldu. kaybede kaybede öğreniyorum bu işi de.

tek sorun kaybettiklerimin boyutu artıyor. bazen diyorum ki “zaten sevmemiş onlar seni, sen sevdiklerini çok büyütmüşsün gözünde”; bazen de diyorum “bir şeyler yapmalı, geri getirmeli, unutmamalı, o güzel günleri, anılarla gönülleri hoş tutmalı, ayırmamalı”. ama şunu da yaşayınca öğreniyor insan: gitmek isteyenin ipini çözeceksin. kalırsa senindir, giderse hiç senin olmamıştır. bakalım, ipler çözüldü, çin seddine kadar yolu var gidici gözükenin. kalmak da gitmek de onun tercihi, ben her zamanki gibi sevdiğimle kalırım, Allah rızası için olan sevgi ile, aşk ile değil.

nitekim giden de oldu, sonra geri gelince bizi beğenmedi falan. saçma sapan şeyler. şu internet sektörü daha yeni yeni oluşuyor ya, bunun sağlam olabilmesi için eski dostlukların inşaat demiri gibi kullanılması lazım bence. ama yurdum insanının hatta benim bile gözümüz öyle döndü ki, herkes birbirinin kuyusunu kazıyor. kimse kimseye güvenmiyor. tek tesellim hala bir kaç hatırlı adam var ortada, ve ellerinden geleni yapıyorlar.

efendim benden bahsediyorduk, 2009′da o denli cepten yedim ki, hayatımın kalan kısmında 1 seneden çok daha fazla bir süre bu seneki hatalarımı telafi etmeye gidecek. çok fazla insana söz verdim ve sözümü çok yüksek oranda tutamadım. insanlara söyleyecek bahanem kalmadı. kimisi bahane değil, gerçek ama buna ben bile kendimi inandıramıyorum çoğu zaman.

söz verip de tutamadığım tüm insanlardan burada özür diliyorum. sizler de biliyorsunuz ki bir gün geçecek bu sıkıntılarım. ben buna gönülden inanıyorum ve bu sayede hala ayakta durabiliyorum, tebessüm edebiliyor hatta bazen kahkaha bile atabiliyorum. “sonunu düşünen kahraman olamaz” düşüncesi kadar uçmasam da sonuç olabilecek her şeyi düşünen adamdan da bir numara çıkmayacağını bildiğim için elimden geldiğince akışına bırakıyorum olayları. dua ediyorum ve çözmek için çaba sarfediyorum. 2009′un tamamı bu şekilde dipten düze çıkmak uğraşısı ile geçtiği halde ben daha da dibe battıysam ve bu durum karşısında pes etmeyip hala inancımı koruyorsam, mutlaka başaracağımdır. yine Allah hayırlısını versin, bizim için hangisinin daha iyi olduğunu ancak o bilir. ama ben üzerime düşeni yaptığıma inanıyorum. elbette daha özverili olabilirim ama hiç dertsiz tasasız, laylaylom bir hayatım da yok. o yüzden bu ikisinin birbirini tolere etmesini diliyorum.

efendim 2009′dan hatırımda kalacak ve unutulmayacak olan iyi şeyleri saymadan kapatmayayım bu bölümü. öncelikle profesyonel hayatıma müdür olarak başlamam ilginç bir deneyim oldu. sevgili erkut ile birlikte çalışırken çok müdürlük bir iş yapmadım ama esprileri bile güzeldi. çocukluğumdan beri “müco”dan başka takma isim sahibi olmamış ben, böyle güzel bir takma isme sahip olmuştum. çok mutlu oldum.

ayrıca internet ve blog yazarları derneği‘mizi kurduk. işler planladığımız gibi gidiyor. dernekçilik gelenekselleşmiş bir yapı ve uzun zamanda taşların yavaş yavaş oturması daha sağlıklı sonuçlar üretiyor. o yüzden işlerimizde çok da acele etmiyoruz. hatta şahsım adına ben son 6 aydır ankara dışında ikamet ettiğim için arkadaşlarıma nazaran daha az emek harcadım. ayrıca şu anda dernek yönetim kurulunda olan insanların hepsi biliyorum ki hayatımın kalan kısmında bana aynen böyle bu dostlukla eşlik edecekler. Allah hepsinden razı olsun.

ha bir de bu sezon okulu bitirmeye epey yaklaştım. hatta benim gözümde bitti sayılır. çünkü o cübbeyi giyme şerefine nail oldum. kepin püskülünü de sağdan sola attık, daha ne olsun. yaşasın robert kolej ile yurdumuza girmiş latin kültürü! ama güzel böyle ben şikayetçi değilim. 3. kez mezun oldum bir okuldan ve 3. kez cübbe giydim. daha da giyesim yok açıkçası. belki 50 yaşıma geldiğimde hayattan bir beklentim kalmazsa üniversitede tecrübelerimi anlatma fırsatı bulurum, belki o zaman giyerim. onun haricinde hiç ihtimal vermiyorum kendime. çok bile okudum.

son olarak da iş aradığım 8 aylık süre zarfında piyasayı ve sektörü çok yakından tanıdım. girdiğim her mülakat, katıldığım her toplantı bana çok şey öğretti. birazdan bahsedeceğim üzere bunlara blogda sıklıkla yer vereceğim artık.

2010 nasıl olsun?

2010′dan tek bir beklentim var! 2011 geldiğinde ben 3 ay sonra ne yapacağımı biliyor olmak istiyorum. yıllardır günü yaşıyorum, geçiştiriyorum, atlatıyorum hayatı. düzenli işlerimin sayısı çok az, onlar da ameliyat gibi ciddi sağlık mevzuları. onların haricinde uzun zaman zarfında planlayıp da yaptığım hiçbir şey yok. 2010′da bu düzene kavuşmayı istiyorum öncelikle.

şimdi blogun temasından da anlayabileceğiniz gibi içten içe istanbul’a büyük bir aşk besliyorum. aklım fikrim orada. küçük bir ev tutup kendi hayatımı yaşamak istiyorum. 8 yıllık yatılı okul hayatı ve 1 yıllık öğrenci evinden sonra 14 yaşımda çıktığım baba ocağına 22 yaşında dönmek hiç kolay bir şey değil. karşılıklı çeşitli sıkıntılar yaşıyoruz. ama en nihayetinde aileyiz, bu durumu bozan bir gelişme yok, olamaz da. sadece ben kendi alışkanlıklarımla kendi hayatımı yaşamak istiyorum. ki bu iş için gayet ideal bir yaşta olduğumu düşünüyorum.

ama!

efendim ben iş aramaktan, başkalarından medet ummaktan, rica minnet görüşmelerden, ne olacak bu memleketin hali sektörün hali sansürün hali demekten ziyadesiyle sıkıldım. aylardır insanları bekliyorum. iş ilanlarına başvuruyorum, cevap bekliyorum. mülakata çağırıyorlar, sonuç bekliyorum. şirketlerde rutin aksilikler çıkıyor, yine ben bekliyorum. artık bu durumdan çok sıkıldım. bildiğiniz gibi değil.

benim 2009 hedefim, 2009 nisanında şirketimi kurmuş olmaktı. üniversitedeki bitirme projemin üzerine çalışacak, şirketleşecek ve aç kalma hatta batma pahasına girişimciliğin tadını çıkaracaktım. kısmet olmadı, vardır bir hayır diyorum. ama bu sefer ertelemek istemiyorum.

samsun’da bir bilişim şirketi kurmayı düşünüyorum. samsun piyasasını oldukça iyi araştırdım, yerli firmalarla görüştüm, müşterileri dinledim, yapılan işleri inceledim. ve anladım ki samsun’da yapılacak çok iş var. şirket kurmak isteyenlerin yaşadığı klasik sorun olan sermayeyi hallettiğim takdirde hiç affetmeyip direkt şirket kuracağım.

bu konuda beni durduran, düşündüren tek şey ise, samsun’da uzun süre kalmak istemeyişim. 6 aydır zor duruyorum, 2 seneyi gözüm hiç kesmiyor. ama şirket kurarsam en az 2 sene burada kalmam icap eder. ben o kadar dayanabilir miyim, bilmiyorum. zaten okulda da bir kaç sınava gireceğim, onların da sonucunu bekleyebilirim bu kararı vermek için. şu an sadece pazar analizi yapıyorum, maliyet çıkarıyorum vs. araştırma safhasındayım.

2010′da yapmak istediğim diğer bir şey ise artık bir düzenli ilişki yaşamak. şu yaşa geldik, elimiz ele değmedi. artık zamanı geldi de geçiyor. yaşıtlarım evlendi çoluk çocuğa karıştı. iş bulamayışım ve istanbul’a gidemeyişim de bunu olumsuz etkiliyor. şu anda istanbul’da olsam, hayat çok daha değişik bişey olabilirdi :)

evet şimdilik diyeceklerim bunlar. temaya çok uğraştım, inşallah beğenirsiniz. o resimler fotoşortu beceremediğim için değil, ben öyle istediğim için ayrı ayrı garip gurip duruyorlar. böylece farklı yöreleri tek ekrana sığdırdım, onların da mouse ile hareket etmesini sağladım. tema hakkındaki tüm ayrıntılı bilgiyi yakında bir yazı ile açıklayıp temayı dağıtacağım. başta da dediğim gibi, halen ufak tefek sorunları var. bitirince sayfanın en altındaki tasarım kutusundan söylerim.

şimdilik hoşçakalın canlar. bilişim sektörünün kirli yüzünü buradan anlatmaya devam edeceğim.


bu da geçer yâ hû

16 Ekim 2009

bu sıralar hayatım beklemekle geçiyor. sabır küpü diye bir şey var ya hani, ben eksponansiyel olarak abarttım o durumu. geçen gün bilgisayarımın açılması 25 dk sürdü, lan dedim yine mi bekliyorum? bir de bilgisayarlarda başına lütfen ekliyorlar ya, kılım ona da. mecbur bekliyoruz işte zaten. lütfetmesek ne yapabiliriz ki?

bekle

hatta artık erdiğimi düşünüyorum. fenafillah olmaya ramak kaldı. ben bu kadar sabırlı olduğumu bilmezdim. tabi sabretmek ve tembellik etmek arasında da ince bir çizgi var, bende o çizgi de kalınlaşıyor. üşendikçe sabrediyorum, sabrettikçe üşeniyorum. gittiğim yol yol değil. otobüs durağı sadece. otobüs de gelmiyor. öyle bekliyorum gelecek diye. geleceğine inanmasam beklemem de, nedense öyle de bir inanç var içimde. yoksa salak değilim tabi niye boş durayım, boş oturayım?

işte bu mevzunun tasavvuftaki karşılığını araştırırken hatırladım: “bu da geçer yâ hû” menkıbesini de şu kaynaktan esinlenerek vereyim, beklemeye devam edeyim.

bekle
hattat: Doğan Çilingir

Sürekli seyahat eden dervişin biri, uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra bir köye varır. Karşısına çıkan insanlara, kendisine yardım edecek, yemek ve yatacak yer verecek birileri olup olmadığını sorar. Köylüler Derviş’e, kendilerinin de fakir olduklarını, evlerinin küçük olduğunu söylerler ve Şakir diye birinin çiftliğini tarif edip, oraya gitmesini tavsiye ederler.

Derviş yola koyulur, yolda birkaç köylüye daha rastlar.Onların anlattıklarından, Şakir’in, o yörenin en zengin kişilerinden biri olduğunu öğrenir. Bölgedeki ikinci zengin ise, Haddad isimli bir başka çiftlik sahibidir.

Derviş, Şakir’in çiftliğine varır… Kaldığı süre içerisinde çok iyi karşılanır, iyi misafir edilir, yer, içer ve dinlenir. Şakir de, ailesi de hem misafirperver ve hem de gönülleri zengin insanlardır. Sonra tekrar yola koyulma zamanı gelir ve Derviş, Şakir’e ve ailesine teşekkür ederken, “Böyle zengin bir insan olduğun için hep şükret.” der. Şakir’den ise şöyle bir yanıt alır: “Hiçbir şey olduğu gibi kalmaz. Bazen görünen, gerçeğin kendisi değildir. Bu da geçer…”
Derviş, Şakir’in çiftliğinden ayrıldıktan sonra, bu yanıt üzerine uzun uzun düşünür, Şakir’in ne demek istediğini anlayamaz.

Aradan birkaç yıl geçtikten sonra, Derviş’in yolu yine aynı yöreye düşer. Şakir’ e uğrayıp, ziyaret etmek ister. Yolda karşılaştığı köylülerle konuşurken, köylüler: “Şakir mi?.. O iyice fakirleşti, şimdi Haddad’ın yanında kahya olarak çalışıyor.” derler.
Derviş, hemen Haddad’ın çiftliğine gider. Şakir’i bulur. Eski dostunun üzerinde eski püskü giysiler vardır. Geçen süre içindeki bir sel felaketinde bütün sığırları telef olmuş, evi barkı yıkılmıştır, toprakları da işlenemez hale geldiği için, tek çare olarak, selden hiç zarar görmemiş ve biraz daha zenginleşmiş olan Haddad’ın yanında çalışmak zorunda kalmıştır. Bu süre zarfında Şakir ve ailesi, Haddad’a hizmetkarlık yapmaktadırlar.

Şakir, Derviş’i, bu kez son derece mütevazı olan evinde misafir eder. Kıt kanaat yemeğini onunla paylaşır. Derviş, vedalaşırken, Şakir’e olup bitenlerden ne kadar çok üzgün olduğunu söyler ve Şakir’den şu yanıtı alır: “Üzülme! Bu da geçer…”

Derviş, gezmeye devam eder ve aradan uzun yıllar geçtikten sonra, yolu yine aynı bölgeye düşer. Öğrendiklerinden şaşkına döner. Bir süre önce ölen Haddad, ailesi olmadığından, bütün varını yoğunu, en sadık hizmetkarı ve eski dostu Şakir’e bırakmış ve ölmüştür. Şakir, Haddad’ın konağında oturmaktadır. Kocaman arazileri ve binlerce sığırı ile yine o yörenin en zengin insanı olmuştur. Derviş, eski dostunu iyi gördüğü için ne kadar çok sevindiğini dile getirdiğinde yine aynı yanıtı alır: “Bu da geçer…”

Birkaç yıl sonra Derviş yine Şakir’i arar.Ona bir tepe gösterirler. Tepede Şakir’in mezarı vardır ve mezar taşında şöyle yazmaktadır: “Bu da geçer”. Derviş, üzgün bir şekilde, “Allah Allah, ölümün nesi geçecek?” diye düşünür ve gider…

Ertesi yıl, Derviş, Şakir’in mezarını ziyaret etmek için geri döner ama ortalıklarda mezar falan kalmamıştır. Büyük bir sel gelmiş, bütün tepeyi silmiş süpürmüş ve Şakir’in mezarından geriye hiç eser kalmamıştır.

O yıllarda, ülkenin sultanı, kendisi için çok değişik bir yüzük yapılmasını ister. Bu öyle bir yüzük olacaktır ki, sultan mutsuz olduğunda ona baktığında umudunu tazeleyecek, mutlu olduğunda da, mutluluğun rehavetine kendini kaptırmasını, tembelliğe düşmesini önleyecektir. Hiç kimse, sultanı tatmin edecek böyle bir yüzük yapmayı başaramaz. Sultanın adamları bir gün bilge Derviş’i bulurlar, yardım isterler. Sultan yüzüğe fena halde takmıştır.

Derviş, sultanın kuyumcusuna hitaben bir mektup yazar. Kısa bir süre sonra, yüzük sultana sunulur. Sultan önceleri hiçbir anlam veremez; çünkü bu son derece sade bir yüzüktür. Sonra üzerindeki yazıya takılır gözü, üzerinde biraz düşünür ve yüzü aydınlanır. Büyük bir mutluluk ışığı parlar gözlerinde ve tebessüm eder. Sonunda tam da istediği gibi bir yüzüğü olmuştur.

Yüzüğün üzerinde şu yazmaktadır: “Bu da geçer”.


 önceki 1 2 3 4 5 6 sonraki
kimim ben?

selam! ben mücahit, 23 yaşında bir bilgisayar mühendisiyim. yeni nesil web uygulamaları ile ilgileniyorum. bir gün istanbul'a kavuşmak hayaliyle samsun'da yaşıyorum. devamı...

takip edin, yetişin!



facebook'ta beğenin!
resmi web sitem

ayrıntılı özgeçmişim, projelerim, portfolyom ve diğer sosyal ağ profillerim:
http://www.mucahityilmaz.com.tr

mücahit'in soulside

(music & video & photo)*blog:
http://mucahit.in

aramaya inanın!

google ile bağlanın
kullanım şartları

Bu sitede (web sayfasında, blogda, weblogda, güncede, günlükte, sahifede, her ne ise işte onda) yer alan tüm içerik bana aittir ve Creative Commons Attribution - Noncommercial 3.0 ( Creative Commons License ) ile lisanslıdır. Bu lisans, kaynak göstermek kaydıyla içeriği istediğiniz gibi kullanabilmenizi sağlar. Tabi bir de lütfedip bana bir mail atarsanız, ya da yararlandığınız yazının pingback adresini kullanırsanız işime gelir. Sizden haberdar olurum. Hakkınızda kötü düşünmem.

Eğer bir motorsanız, yanlış anlamayın arama motoruysanız, sizi ilgilendiren şey şurada: sitemap.xml

tasarım

hele bir bitireyim de tamamını, ayrıntılı bilgi vereceğim. şimdilik bilmeniz gereken temanın neredeyse tamamı bana ait. framework olarak kullandığım tema şu, tepedeki kımıl kımıl şeyin adı da parallax. özel teşekkür: huseyin.im (jquery sensei)