geçenlerde bir gece kapıda kaldım. ev arkadaşlarım yoktu. kontörüm de olmayınca başımın çaresine bakmak durumunda kaldım.
saat 01.00 sularında fulyadaki evin olduğu bölgeden ayrıldım. halaskargazi caddesinden şişliye doğru yürümeye başladım. 7-eleven cafelerin 24 saat açık olduğunu biliyordum ve biraz oyalanır taksimde sabahı ederim diye düşündüm. güneş doğduktan sonrası zaten kolaydı.
osmanbey metronun oradaki 7-eleven’a geldim. saat 01.30 gibi bişeydi. daha erken diye biraz daha yürümek istedim. istedim lakin, travestileri görünce tırstım. hem güzeller, hem de çok kart sesliler. girdim oradaki cafeye. 45 dk kadar oturdum. arka masada da iki tane travesti konuşuyorlardı. kulak misafiri oldum. hayır, bildiğin dinledim.. modayı takip ediyorlardı valla. elbise falan konuşuyorlardı. vay anasını dedim..
sonra onlar gitti. ben de 15-20 dk daha oturdum. uyuklamaya başlamıştım ki dedim kalkıyım. hemen yakında bir çorbacı vardı. o da 24 saat açıkmış. sanki öğlen yemeği saati gibi de işlekti. en çok da taksi şoförleri vardı. orada da bir çorba içip yine 45 dk kadar oturdum. sonra oradan da çıktım.
afedersiniz, tuvaletim gelmişti. ama çorbacının gözle görülür bir yerinde yoktu. arkasındaki pavyona girmek işime gelmedi. 7-eleven a döndüm, sular kesik diye kapalı dediler. bir kaç restaurant daha gördüm 24 saat açık olan cinsten ama şişlide sular kesik diye hepsi tuvaleti kapatmıştı. bir taksici amca gördüm, ona sordum o kesin bilir diye. o da çağlayana git dedi. dedim gecenin o yarısı biraz çılgınca olmaz mı? evet olur dedi, istersen biz götürelim, istanbulda tuvalete taksiyle gittim dersin dedi. o an için gülsem de sonradan çok acıklı geldi bu bana nedense..
gitmedim tabi. taksime yürüdüm. taksime yakınlaşınca bir başka 7-eleven gördüm. ona girdim. önce tuvaleti sordum, açıktı. sonra bir ice tea aldım. bir saat kadar da orada oturdum. bu sefer biraz uyukladım ama dürtüp uyandırdılar. yoldan geçen manyak bir kadın para istedi. kadın manyak gibiydi çünkü paspal bir haldeydi. muhtemelen Türk değildi. muhtemelen diyorum çünkü hiç konuşmadı. hayat kadını da değildi göründüğü kadarıyla. içimi gıdıklayarak baktı sadece. vermedim para. biraz daha dolandı etrafta. ben de baktım uyuyacam, kalktım oradan. tam ben kalktım, nereden geldiyse 4-5 tane travesti gördü beni. başladılar laf atmaya. dedim yok olmaz falan ama pek dinlemediler. sonra başka birilerini gördüler de atlattım onları da. taksim’deki Anıt Büfe’ye girdim.
acıkmıştım, iki ıslak hamburger yedim. yarım saat de orada oturdum. alman iki adam geldi kahve içti. onlarla kısa bir muhabbetim oldu. bir konferansa gelmişler, gece 4′e kadar içmişler, şimdi de türk kahvesi içiyorlardı. orada otururken sabah ezanı okundu. çok şükür dedim, biraz sonra dışarı çıktım.
havada hafif bir mavilik oluşmuştu. istiklal caddesine girdim. pek sakindi. haftaiçi olduğu için normal karşılayarak yürüdüm biraz. birkaç resim çektim. bir tane çocuk geldi, kahvaltı parası istedi. “sokaklarda kalıyoruz abi, Allah rızası için..” dedi. güldüm tabi. sanki ben sıcak yatakta yattım da, sokakta kaldım diye para istiyo benden. bende olsa zaten ben sokakta kalmazdım.
tünel meydanında iki tane turist geldi yanıma. sultanahmet’e nasıl gideriz diye sordular. namaz vakti geçti dedim, anlamadı tabi. tam diyecektim şu aşşadan tramvaya bineceksiniz falan diye ki, dedim al sana atraksiyon.. tarif ettim yine, ben de o tarafa gidiyorum, beraber gidelim tramvaya kadar dedim. tamam dediler, yolda muhabbet ettik biraz.
çek cumhuriyetinden ilk kez gelen genç çiftimiz ayaklarının tozuyla taksime çıkmışlar. oradan da sultanahmete gidiyorlardı. türkiye - çek maçını hatırlattım :) o konuyu hiç açma dedi. biraz istanbulun güzeliklerinden bahsettim. yapmadan gitmeyin diye birkaç tavsiyede bulundum. galata kulesini gösterdim. tramvay durağına bıraktım.saat 05.30 olduğundan seferler başlamamıştı. onlar da teşekkür edip geri kalan yolu kendileri gidebileceklerini söylediler. iyi tatiller dileyip galata köprüsünde yürümeye başladım.
güneş daha doğmamıştı ama çamlıca tarafları kıpkızıl olmuştu. güneş doğmadan 10 sn önce ve 10 son sonra iki resim çektim. harika bir manzara yakaladım. hava da çok güzeldi ve onca yorgunluğa ve uykusuzluğa rağmen çok keyifliydim.
karaköy iskelesine gittim. ilk sefer 06.00 daydı. bindim vapura. her yeri yeni yıkanmıştı ve pırıl pırıldı. ilk kez o kadar erken saatte binmiştim. hemen güzel bir çay aldım. daha doğrusu ben çay aldım, çay zaten -her vapurda olduğu gibi- çok güzeldi :) boğazın, güneşin ve martıların tadını çıkararak kadıköye geldim.
sonra da 19F otobüsüne binerek kozyatağına geldim. bir börekçide kahvaltı yapıp işe gittim. öğlene kadar çalışabildim ama, öğleden sonra yemeğin de etkisiyle bir kaç kez uyukladığım oldu :) akşam da elifle buluştuk, saat 10 gibi düştüm yatağa..
başıma gelmeyenin kalmadığı şehr-i dersaadet-i stanbul’daki maceralarıma bir yenisi eklenmiş oldu. çok da fena değildi :)
sabah ezanına kadar yapacak bir şey bulabilirseniz kesinlikle tavsiye ediyorum. eğer yapacak bir şey yoksa da kesinlikle tavsiye etmiyorum.
yeni maceralarda görüşmek üzere…
ha unutmadan; çektiğim resimler haritadaki lokasyonlarıyla birlikte flickrda..
ne güzel bir şarkı değil mi? sözleri de öyle sanırım..
Bazen daha fazladır her şey
Bir eşikten atlar insan
Yüzüne bakmak istemez yaşamın
O kadar azalmıştır anlam
bişeylerin fazla geldiğini hissederiz bazen. aslında severiz ama sıkarişte bir yerden sonra. yok sıkmaz aslında. ama bir süre onsuz olmak isteriz. yani istemeyiz de, ne biliyim işte.. yüzüne bakmak istemediğimiz olur. artık anlamı azalmıştır bizim için. aslında azalmamıştır. ama her şey olduğu ve/veya olmasını istediğimiz gibi değildir. sadece biraz onsuz olmak.. kötü bir niyet olmadan..
O zaman hemen git radyoyu aç bir şarkı tut
Ya da bir kitap oku mutlaka iyi geliyor
Ya da balkona çık bağır bağırabildiğin kadar
Zehir dışarı akmadan yürek yıkanmıyor
bu tür durumlarda ne yaparız? içimizi dökmek isteriz. aslında içimizi dökmek değil de.. nasıl desem? deşarj olmak isteriz. içimizi dökecek olsak zaten ona dökerdik. istediğimiz farklı bişey. belki avazın çıkana kadar bağırmak, belki de sadece kitap okumak. onsuz olmak.. yüreği arındırmak. akvaryumun suyunu değiştirmek gibi denebilir. balığınızı seversiniz ama onsuz kalmamak adına akvaryumun suyunu değiştirmezseniz hoş şeyler olmaz. o suyu değiştirmek aslında her iki tarafa da iyi gelir. bir süre onsuz olmak..
Ama fazla da üzülme hayat bitiyor bir gün
Ayrılıktan kaçılmıyor
Hem çok zor hem de çok kısa bir macera ömür
Ömür imtihanla geçiyor
ama herşeyin bir sonu var değil mi? sen o suyu değiştirsen de değiştirmesen de balık ölecek. ölümlü dünya, illa ki ölecek.. kısa ya da uzun sürecek, ama bitecek. bir nevi imtihan sanki? hiç bilmeyen de erken bitirir, en çok bilen de.. sadece kafasında emin değilsen uzatırsın süreyi. gerçi bu konudan alakasız oldu gibi oldu ama, olay böyle işliyorsa belki de alakalıdır?
Ben bu yüzden hiç kimseden gidemem gitmem
Unutamam acı tatlı ne varsa hazinemdir
Acının insana kattığı değeri bilirim küsemem
Acıdan geçmeyen şarkılar biraz eksiktir
o son geldiğinde geriye dönüp bakınca ne düşünürsün? güzeldi değil mi beraberken her şey? hiç ayrılmayacağız diyordunuz hatta? şimdi de hiç unutmayacağım diyosun, duyuyorum kalbini. ama ayrısın işte bak. hani balık? suyun üstünde cansız yüzüyor. olsun diyorsun, çok güzel şeyler yaşadık, güzel bir hazine bıraktı bana.
bir şarkı açıyorsun, bir de şarap. o’na içiyorsun. sana kattığı değerin kıymetini bildiğini ifade etme çabasındasın o’na içerken. şarkı da acıklı tabii. acıdan geçmeyen şarkı mı olur? bitti ama çok güzel şeyler bıraktı bana diyorsun.
Bir şiirden bir sözden
Bir melodiden bir filmden
Geçirip güzelleştirmeden can dayanmıyor
Yıldızların o ışıklı fırçası azıcık değmeden
Bu şahane hüzün tablosu tamamlanmıyor
şarkının sözlerini, sonundaki şiiri sahipleniyorsun. seni anlatıyor değil mi? sanki şu halini görmüş de öyle yazmış güftekar.. biraz da sen hüzün katıyorsun ambiansa, konsepte. o salak kavramlara işte. onunla kırlarda gece yarısı sohbet ettiğini hatırlıyorsun. bazen tek sigarayı paylaştığını hatırlıyorsun. biraz daha dramatize edip, daha çok şâd ettiğini sanıyorsun onun ruhunu. bir cenaze töreni sayılır ya hani bu, sen daha layıkıyla yapmak derdindesin. o yüzden kırlar, sigaralar. balık lan o. ne kırı ne sigarası?
Ama fazla da üzülme hayat bitiyor bir gün
Ayrılıktan kaçılmıyor
Hem çok zor hem de çok kısa bir macera ömür
Ömür imtihanla geçiyor
sanki bitmeyecek miydi diyorsun. ölümden gayrısı yalan diyorsun. candan erçetini de mi koysaydık şarkı kuyruğuna? sınavdan erken çıkmadı diyorsun. soruları bilmediğinden değil de, süreyi sonuna kadar kullanmak istediğinden erken çıkmadı diye kendini kandırıyorsun. ya da ben seni kandırıyorum. hep sen diye konuştum ama üzerine alınmadın inşallah?
Ben bu yüzden hiç kimseden gidemem gitmem
Unutamam acı tatlı ne varsa hazinemdir
Acının insana kattığı değeri bilirim küsemem
Acıdan geçmeyen şarkılar biraz eksiktir
gitti işte diyorsun ve ağlamaya başlıyorsun. her gözyaşında tatminkarlık katsayın ivmeli olarak artıyor sanıyorsun. şarkı zaten tekrar ediyor arkada. seni en iyi anlatan şarkıyı bulmuşken başka şarkıyı ne yapıcaksın? dönüp dursun o. sen de kırlarda sohbet et, sigaranı çek.. şaraptan da bir yudum daha al. acı çektiğine kendini iyice inandır. çakırkeyif de olmuşken tadını çıkar.
yarın sabah uyandığında, kimbilir, belki de yersin balığı? biter her şey. ne mazi kalır ne kırlar ne de sigaralar. yersin de şarabı meşrubat edip sigarayı üstüne yakarsın. hatırlamazsın. silersin. sindirirsin. bi de üstüne zıçarsın afedersin. sifonu da çektin mi tamamdır. şarkı da biter zaten o zamana.
gidip yeni balık alalım da akvaryum boş kalmasın. para verdik o kadar…
yazmaya ancak vakit bulabildim maalesef. dördüncüsünü Yıldız Teknik Üniversitesi’nde gerçekleştirdiğimiz Bilgisayar Mühendisliği Öğrencileri Kongresi’nden bahsedeceğim.
kongreye üniversitemiz adına ben, Elif Yapar, Fatih Aktürk, Alev Nur Tamer, Fatih Ala, Seçkin Anıl Ünlü katıldık. 28 şubat perşembe günü 11.00 otobüsüyle istanbula gittik. hava çok güzeldi, güzel bir kongre olacağa benziyordu.
sıraselviler caddesindeki marble hotel’deki açılış yemeği ile başlayan kongre programı, 3 gün boyunca güzel oturumlarla devam etti. Havelsan genel müdür yardımcısı Faruk Yarman’ın sunumu güne damgasını vuran oturum oldu. katılımcılar oldukça memnun kaldıklarını ifade ettiler. bense ilkokuldan arkadaşım olan özlemle görüştüğüm için bir kısmına ancak katılabildim.
günün sonunda da TBD Genç ve Bilmök oturumları gerçekleştirdik. iki oturumda da görevlerimden ötürü kürsüdeydim. TBD Genç Ankara ile ilgili bilgi verdim. ardından Bilmök oturumunda Bilmök’ün genel işleyişi hakkında katılımcıları bilgilendirdik.
bilmök adına konuştuğumuz en önemli konulardan biri devamlılığı ve mezunların durumuydu. oluşturulan network’ün kopmaması gerektiği konusunda herkes hemfikirdi. mezunları kongre dahilinde nasıl tutabileceğimizi tartıştık.
günün sonunda YTÜ Beşiktaş kampüsü Teras Restaurant’ta akşam yemeği yiyip dans ettik. özellikle balkonu ve boğaz manzarası harikaydı. geçen seneki sunumda Kemal Şahbaz’ın dediği kadar vardı :)
bir çılgınlık yapıp gece saat 3 sularında taksim meydanına çıkıp ıslak hambırger yedik. üzerimde picamalarım vardı ve ben üşümüyordum. :)
ikinci gün sponsor oturumlarıyla devam etti. EMO adına sunum yapan Serdar Çiftçi ile azıcık tartışsak da o anda şartlar onu gerektiriyordu. Bilmök adına EMO’ya karşı bağımsızlığımızı korumak ve bilgisayar mühendislerinin EMO’ya bağlı olması bizim için önemli bir sorundu. Serdar da yasal olarak bağımlı olduğumuzu bize hatırlattı. bir kez daha gergin bir oturum yaşandı ve çözüme ulaşılamadan oturum sonlandı.
günün sonunda Beşiktaş Konak Restaurant’ta akşam yemeği yedik. ardından bir boğaz turu bizi bekliyordu. rüzgarlı havaya aldırmayan deli Bilmök gençliği şarkılar söyleyip eğlenmesini bildi. otele döndüğümüzde ise 4. Bilmök hatıra defteri oluşturuldu. ardından Elifimizin gazıyla Taksim AFM sinemasının 24.00 matinesinde Recep İvedik’i izlemiş olduk. her ne kadar ertesi günkü sunumdan dolayı içim rahat edemese de filmi zevkle izledim.
ve pazar sabahı büyük gündü. çünkü 5. Bilmök için ev sahipliği yapacak üniversite seçilecekti. biz de çoktan hazırdık. Bilkent, ODTÜ, Selçuk üniversiteleri ve TOBB ETÜ adaydı. biz sunumumuzda bölüm başkanımızın, dekanımızın, rektörümüzün ve mütevelli heyet başkanımız Rifat Hisarcıklıoğlu’nun davetlerini belirttikleri kısa demeçlerine yer vermiştik. video oldukça ilgiyle izlendi ve sonunda Can Uluçay’ın tepkisi her şeyi anlatmaya yetiyordu: “başbakan konuşmadı mı?” sorusuyla beni benden aldı kendisi.
soru cevap kısmında gelen bir soru canımızı oldukça sıkmıştı. Anadolu Üniversitesi’nden bir arkadaş başbakanı çağırmaya çalışacağımızı söylediğimde Bilmök’ün bağımsızlığına akp gölgesinin düşmesinden endişelendiğini dile getirdi. oldukça yersiz bulduğum bu düşünce tadımızın kaçmasına sebep oldu. her ne kadar kendisi oturumdan sonra gelip bizimle konuşsa da öğle yemeğinde çeşitli provokasyonlara devam ettiği için bizi olumsuz etkiledi. halbuki kendisi de azıcık mantıklı düşünse böyle bir durumun sözkonusu olamayacağının farkına varırdı. ya da işine gelmedi, bilemeyeceğim.
ve can alıcı sahne başladı. seçim yapılıyordu. her üniversiteden bir resmi temsilci oy kullanıyordu. Bilkent Üniversitesi 1 oy, Selçuk Üniversitesi 2 oy aldı. ODTÜ ve TOBB ETÜ ise 16′şar oy aldı. bu durumda daha da ilginç olan ise, durumun 16-7 iken son 9 oyun TOBB ETÜ’ye çıkması idi.
beraberlik durumunda yönetmeliğimize göre evsahibi üniversitenin karar vermesi gerekirdi. Halim Yıldız bu sorumluluğu alamaycağını söyleyince çaresiz olarak iki üniversite arasında tekrar seçim yaptık. ama ilk oylamaya katılan 4 üniversite bu oylamaya katılmıyordu. bu durum bizim için haksız bir rekabete neden olsa da yapacak başka bir mantıklı seçenek yoktu. kaybedeceğimizi bile bile kabul etmek durumunda kaldık. ve 17-14 kaybettik. 5. Bilmök için ev sahibi üniversite ODTÜ olarak seçildi. yıllardır heveslendiğim Bİlmök evsahipiği bir kez daha suya düşmüştü. oldukça üzülsem de hayırlısı buymuş deyip metin olmaya çalıştım.
ardından yürütme kurulu seçimleri yapıldı. 3 yıldır aday olup seçilen bendeniz, bu sefer aday olmak istemedim. diğer seçimi kaybedince hiç içimden gelmedi açıkçası.
19.00 otobüsüyle ankaraya dönmek üzere yola çıktık. gece 2 de ankaraya indik ve aştiden tandoğana elimde valiz ve takım elbiseyle yürüdüm. evet yürüdüm. taksime gece 3 te picamayla çıktıktan sonra bu durumu önemsemedim :) yurda gelip bir güzel uyudum.
bir bilmök daha geride kalırken bir çok yeni arkadaş edinmiş oldum. facebooktaki arkadaş sayım 40′tan fazla artmış oldu. “looking for: networking” anlayışıyla kullandığım facebook açısından da güzel bir sonuçtu. ne de olsa hepsiyle meslektaşız ve ileride birbirimizi tanıyor olmanın bir çok avantajını göreceğiz.
bir sonraki sene kongremiz Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde gerçekleştirilecek. Ankara’da olmasının avantajıyla aktif bir şekilde katılacağımızı umuyorum ve sabırsızlıkla bekliyorum.
aaah aah onu bizim okulda yapmak vardı ya neyse :)
biraz da içimi dökeyim bloguma. eski usülden devam ederek önce şarkıyı koyalım. onu dinlerken okuyun yazımı. sonra şarkıyı bir kez daha dinleyin. sonra da yazıyı bir kez daha okuyun.
gece saat dört, ankara bembeyaz içim simsiyah. nikotinden değil bu sefer, kederimden. içim sıkılıyor. kemençenin sesine bırakıyorum kendimi, arkadaki tuluma gidiyor içim halbuki.
dertliyim kederliyim
her nedense ağlarım
gülmedim bu dünyada
hem söyler hem ağlarım
evet hiç gülmedim. yalan. gülebilirdim ama ben hep ‘gülmezden’ geldim. her şey iyiydi aslında. yoktu bir derdim. iyi bir ailem vardı, sağlığım yerindeydi. o da pek yerinde sayılmazdı ama elim ayağım tutuyordu çok şükür. okul falan iyi gidiyodu. niye derdim olsundu ki?
düşündüm ve sanırım buldum. gönlüm de gülüyor muydu? o memnun muydu halinden?
üzerine düşeni yapıyordu. karşılıksız ve çok seviyordu. kim olursa. aşık olduğunu da, kardeşim dediği insanı da. peki bu sevgisine karşılık aldı mı? almadı. ama önemi yoktu onun için. çünkü karşılık bekleyerek yapmadı işini. işine olan aşkı yeterliydi. o karşılığını kendi içinde alıyordu zaten.
ama bir sorun vardı. onun bu sevgisinin kıymetini bilmemek bir yana; hor görenler, kullananlar oluyordu. menfaatleri uğruna kullanıyorlardı. yıpratıyorlardı. bazen de sadece değer vermiyor ve umursamıyorlardı ama o gönüle acı verebiliyordu. çünkü alışmıştı artık kendine zarar vermeye. havadan nem kapmak derler ya, öyleydi işte. ona sorunca da şu cevabı verirdi: “hayatta başkasına zarar vermemek için sadece kendime zarar veriyorum.” bu yaptığı iyi miydi kötü mü? bilemiyordu. bilemezdi de. ama bildiği bir şey vardı ki başkasına hiç zararı dokunmadı. kimsenin kılına zarar vermedi.
üzülme sevdiceğim ben hep böyle ağlarım
yazma ile tükenmez
ha bu benim dertlerim
alıştırmıştı kendini acı çekmeye ya, destek olmak isteyene de sırtını çeviriyordu. elinden tutup ayağa kaldırmak isteyen, onun için bir şeyler yapmak isteyen dostlarını dinlemiyordu. ben hep böyle ağlarım diyor uzanan eli tutmuyordu. sanıyordu ki onlara zarar verecek, kendi derdiyle onları mutsuz edecek. fakat tam tersiydi durum. sevenleri onu mutsuz görüyordu ve daha da mutsuz oluyorlardı. çünkü o gönülün sahibiydi onlar. onların istediği olmalıydı. ve kendine zarar verdikçe onlara zarar vermiş oluyordu. farkedemedi bu gerçeği. devam etti iğneyi de çuvaldızı da kendine batırmaya. kanadı. kanadıkça bitmedi dertler. kanıyla yazdı derdini, bitiremedi.
gökteki yıldızları
sayalım elli elli
bu dünyadan fayda yok
öteki de şüpheli
geceleri uyumuyordum. sabaha kadar duman içinde oturup yıldızları görmeye çalıştım. dumanı çıkaran bendim, dumandan yıldızları göremeyen de. hep yanımda yıldızları beraber sayacağım birisi olsun istedim. göremediğim yıldızları saymaya ortak arıyordum. bulamadım. önce dumanı kovmam, sonra yıldızları saymam gerekirdi. sayamayınca da yardım istemem. sayacak birini o zaman rahatlıkla bulabilirdim. yani kendi isteğimi reddeden yine bendim aslında. her zaman her şey hep bende bitiyordu. tek başımaydım her yerde. hep yalnızlıktan şikayet ettim, kendimi yalnızlığa mahkum eden de bendim.
düşündüm ahireti, Allah’ı (c.c.). O’nun için ne yaptım diye. hiçbişey yapmamışım. kendi dumanımda boğulmaktan, önümü hatta kendimi bile görememişim. dünyam duman altında geçmiş, öteki de alev içinde geçecekti muhtemelen. ne demişler, ateş olmayan yerden duman çıkmaz.
peki yeniden gelsem dünyaya, ya da şıp diye başa dönse her şey. tekrar açsam gözlerimi hayata, değişik olur muydu birşeyler? hayır olmazdı. yine aynı yoldan yürürdüm. çünkü hiç pişman olacağım bir şey yapmadım. hesabımı kul hakkından yana rahat vereceğimi düşünüyorum. ama üstüme düşen şeylerin de hiçbirini yapmadım. o yüzden ateşin göbeğine gideceğimi de biliyorum.
Allah’ım sen bu aciz kulunu affet. sen affedicisin ve bizi yaradan’sın. beni affet…
Nargile & İstanbul temasını Qwilm! teması üzerinde yaptığım değişikliklerle hazırladım. Temanın indirilebilir versiyonunu isteyenler benimle iletişime geçebilir.
Firefox 2.0.0.x ile denedim, çok da güzel çalıştı. IE ile muhtemelen geçinemez, denemedim. Firefox haricinde tarayıcı kullanmak bana saçma geldiği için herhangi bir düzenleme de yapmadım, umrumda değil açıkçası. Siz de Firefox kullanın zaten..
Çözünürlük olarak da 1024*768 den büyük olmak üzere herhangi iki sayının çarpımında istediğim gibi görüntülenir. Sorun çıkarmaz (kime göre? neye göre?).
Bu sitede (web sayfasında, blogda, weblogda, güncede, günlükte, sahifede, her ne ise işte onda) yer alan tüm içerik bana aittir ve Creative Commons Attribution - Noncommercial 3.0 ( ) ile lisanslıdır. Bu lisans, kaynak göstermek kaydıyla içeriği istediğiniz gibi kullanabilmenizi sağlar. Tabi bir de lütfedip bana bir mail atarsanız, ya da yararlandığınız yazının pingback adresini kullanırsanız işime gelir. Sizden haberdar olurum. Hakkınızda kötü düşünmem.
Eğer bir motorsanız, yanlış anlamayın arama motoruysanız, sizi ilgilendiren şey şurada: sitemap.xml
rss feedlerini feedburner'a aktar
sayfalar menüsü koy
yan menüdeki eksikleri tamamla
bağlantıları güncelle
iletişim formunu oluştur
benzer yazılar şeysi koy
sitemap koy
arama şeysi koy
yorum, paylaş, trackback ve pingback, benzer yazılar tabları oluştur
eksik eklentileri kur
daha da vardır çıkar ortaya..