Mücahit Yılmaz

geldim, görüyorum, yenicem.

Devler Ligi – Show TV

12 Ekim 2009

hacım şimdi her türlü liglerin maçları şifreli kanallarda yayınlanıyor ya, haftasonu prime time’da futbol yayınlayamıyoruz, gece vaktine kalıyor maç özetleri, saatlerce süren yorumlar falan. biz bunu şöyle yapalım: madem lig yayınlayamıyoruz, kendi ligimizi yaratalım. her hafta saçma sapan konuşsun diye para ödediğimiz ‘yorumcu’larımız var nasılsa, onlar da biraz icraat yapsın, oturdukları yerden konuşmasınlar. hem bunlar presentabl insanlar, futbol alanında tvlerde cirit atan ‘celebrity’ler. erman hoca höt dese reyting yapıyoruz; sergen, hakan ünsal, nouma gibi futbolu bırakmış ilgi çeken insanlar da var elimizde. bunlara bir kaç eski adam da ekleriz: boliç, hoydonk bi deee heh tanju olsun. 6 takım oldu ohh miss.. bunlara her hafta maç yaptırırız, erman hoca fix hakem olur. zaten bağırıp çağırır sahada o da reyting yapar. rıdvan oynamasın yaşlandı o iyice, o yoruma devam etsin. hatta ‘gol olur’ desin gol olsun. şimdi bu lige bir de kural falan koymak lazım, onu da salon futbolundan çakma yapalım. ama salon olmasın normal saha olsun. her şey sergen kıçını kaldırabilsin, ayağına uygun olsun diye zaten.

Devler Ligi - Show TV

enee yapımcıyı unuttuk. buna bir de ‘olay yaratacak’ yapımcı lazım. acun olsun o da. show tv’yi üstüne yaptık adamı hala kesmedi. kendi yarışmasında da hiç 500.000 veremedi, yarışmayı bitirdi de. tabi tabi, o olsun. kalitesiz ama yüksek reytingli onun işleri. kalitesiz olursa az para harcarız, yüksek reyting olursa çok para kazanırız. hımm bu sanırım bir ekonomi teorisiydi ama şimdi hatırlayamayacağım bilim adamının adını. neyse hatırlamayalım o da para istemesin.

eveeet güzel oldu gibi sanki? şimdi bir de top oynayacak adam bulmak lazım. mahalleden toplarsak iyi oynarlar, bizim selebritileri ezerler, olmaz. kim vardı ya son 5 senede futbolu bırakan? ergün geliyor aklıma, davala vardı, baliç var, başkaaa, saffet, tayfur, kaan dobra… anca bir takım etti. ayrıca bunları da takımlara eşit dağıtmak lazım, başkalarını da bulmalıyız. osmaan, evladım gel bi; şimdi gidiyosun bi cm 2004 buluyosun torrentten, indirip yaşı 30′lu olan türkiye’de oynamış futbolcuların listesini çıkarıyosun. ancak öyle toplarız bu takımları. takım dedim de, adları ne olacak? aslanlar kaplanlar timsahlar falan mı yapsak? yok ya öyle yapmayalım. bizim selebritilerin adları takımların da adı olsun. böylece onları daha da ön plana çıkarmış oluruz, reytingler artar.

tamam format belli oldu gibi. bir de buna acun tarzı jenerikler ve afişler hazırlayalım. kanalın reklam bölümüne verelim, onlar bilirler ne yapacaklarını. uğraşmaya gerek yok fazla.

tamamdır, acuna, şov tiviye, erman hocaya ve topçulara hayırlı uğurlu olsun. bir sene idare ederiz bununla, tutarsa seneye yine yaparız. “kızım, bana patronu bağla”


hayallerim olmadan asla!

21 Eylül 2008

sevgili ortağım (hı? ne?) Mehmet Cihangir mimlemiş beni, hayallerimi sormuş. tam da buna benzer bir şeyler yazmak isterken isabet oldu.

yazılarımı okuyanlar bilirler, bir amaç uğruna çaba sarfediyorum ve başaracağıma inanıyorum. inanmak başarmanın yarısıdır derler ya, inanmanın yarısı da hayal kurmaktır!

bir şeyi başarmak istiyorsanız henüz başarmamışsınız demektir. henüz mevcut olmayan ama arzulanan şey hayaldir. önce hayal kurarsınız, sonra hayalinizi gerçekleştirmek için çalışırsınız. bir hayaliniz yoksa amacınız da yok demektir. o zaman çalışmanıza gerek olmadığını gönül rahatlığıyla söyleyebilirim. uğraşmayın boşuna.

niye hayal kurarız? çünkü isteriz ama yoktur henüz. eğer sahip olursak ve/veya gerçekleştirirsek neler olacağını kurgularız. bu durum, insanın kendini motive etme biçimidir. böylece o amaç için çalışma verimimiz artar.

bu tanımları verdim çünkü hayal denen şeye bakış açımı vurgulamak istedim. kurduğum hayalleri anlatırken beni daha iyi anlamanızı istedim.

hayal…

beş – altı yaşlarımdaydım, bilgisayarla tanışmıştım. büyük merak uyandırmıştı bende ve ilgilenmiştim. biraz daha büyüdükçe biraz daha bilinçlenerek hayal kurmaya başladım. o şeyi kullanarak büyük işler yapmalıyım dedim kendime. “bütün dünya tanımalı beni. işte bunu mücahit yaptı demeliler. ve o şey ülkeme, milletime faydalı olmalı. adımı duyurmalıyım ama ülkemin adını da duyurmalıyım. dünyadaki herkes bilmeli.”

o yaşlardaki bir çocuk için birkaç örnek vardı. Naim Süleymanoğlu vardı. güçlüydü ve dünya şampiyonuydu. boyu kısaydı ama en ağır halteri o kaldırıyordu. Galatasaray avrupa şampiyonu olmuştu. bütün büyük takımları yenmişti. Popescu penaltıyı attığında Galatasaray armasını öpmüştü. Taffarel penaltı kurtarınca armayı öpmüştü ve ağlamıştı. Hakan Şükür, Arif Erdem, Hakan Ünsal ellerini açıp dua ediyordu. Bülent Korkmaz’ın kolu kırılmıştı ama mücadele ediyordu. ve o inanç Galatasaray’ı şampiyon yapmıştı. avrupanın en büyüğü olmuştu.

Barış Manço vardı bir de rahmetli.. dünyayı gezerdi. bir çok ülkeye onunla gitmiştim. ekvatora gittiği program hala gözümün önünde. bir adımda kuzey yarımkürede, bir adımda güney yarımküredeydi. bir çok kez Japonya’ya gitmişti, televizyonda izlemiştim; bütün Japonya sokağa dökülmüş, dökülmekle kalmamış ellerinde Türk Bayraklarıyla Barış Abi’yi selamlıyorlardı. rahmetlinin konseri vardı orada. tüm salon gülpembeyi söylemişti. hepsi japondu, anlamıyorlardı sözlerini belki ama hepsi bir ağızdan “dağlar dağlar” diyorlardı. rahmetli kendini sevdirmişti, herkes onu ve ülkemizi öğrenmişti. ellerinde bayrağımız, dillerinde türkümüzü söyleyecek kadar sevmişlerdi.

ben de öyle olmalıydım! bunu Barış Abi de demişti. büyüyün ve benden sonra buraları gezmeye devam edin demişti. sanki bana demişti bunu. ve ben yıllar sonra bir blog yazısı yazarken şu hayatta beni en çok etkileyen kişinin o olduğunu farkedecektim.

benim seçtiğim alanda ise tüm dünyanın bildiği bir kaç isim vardı. Bill Gates en meşhuruydu. bir de macintosh denen bilgisayarların sahibi olan bir adam vardı. o bilgisayarlardan her yerde yoktu ama sahibi ünlü biri diyorlardı. bir çocuğun gözüne çarpan iki kişi. ama ülkemde yoktu böyle meşhur olan kimse. herkesin tanıdığı biri.. bu beni daha da hırslandırıyordu. başarılmış bir başarıyı elde etmek keyif vermez muzaffer olana. muzaffer olana derken, gerçekten zaferler kazananlara. ilk kez yapmaktadır keramet. zafer o zaman keyiflidir.

1997 ve 1999′da iki kez yurtdışına çıktık ailece; almanyaya, münihe gidiyorduk babaannemin yanına. bu sefer ben de görecektim avrupayı, başka bir ülkeyi. üstelik gelişmiş bir ülkeyi. babam sağolsun bol bol müze ve şato gezdirdi. bir de bisiklet aldı bana. münih’te her yerde bisiklet yolu vardı. sadece yol değil, insanların saygısı ve bisikletler için trafik kuralları hatta ışıkları vardı. çok fazla gezememiştim lisan bilmediğim için, korkmuştum ama yine de kendimce takılıyordum.

bir gün afgan bir çocukla tanışmıştım. bildiğim birkaç kelime ingilizce ile konuşmaya çalışmıştım. ben de bilmiyordum o da bilmiyordu zaten ingilizceyi. ama oynardık beraber. basket, futbol. konuşmasak da oluyordu. bir şekilde anlaşıyorduk. o benim ilk yabancı arkadaşımdı. adını bile bilmiyordum ama türkiye dışına çıkmıştım ve türkiye dışından bir arkadaşım olmuştu. mutluydum.

çocukluğuma indim farkettiyseniz. ama inandığım ve uğruna çabaladığım hayalimi o zaman kurdum ben. zerre kadar değişiklik yok hala. hala yatağıma yattığımda aynı hayali kuruyorum. aynı rüyaları görüyorum.

o büyük hayale ulaşmak için yapmam gereken bazı şeyler olduğunun farkındaydım. bir çocuk için iyi bir eğitim almak çok büyük bir kısmını teşkil ediyor zaten. bilgisayar mühendisi olmalıydım. bunun için yapmam gerekenler vardı. genelde plansızdım. veya olması gereken plana bağlı değildim. o amaca ulaşıyordum ama usülü bazen acı veriyor bazen çok kolay oluyordu. işte bu kısmı kaderdi. ben elimden geleni yapıyordum. bazen yanlış bazen doğru.. ama ülküme ulaşmak adına birşeyler yapıyordum. kısmetimse oluyordu, değilse olmuyordu. yapamayınca çok üzülüyordum ama kısmetim olmamasını sonradan anlıyordum. çünkü kazandığım bir boy küçük zafer sonuçta daha hayırlı oluyordu.

ama bütün çocukluğum ve gençliğim bilgisayar mühendisi olma çabasıyla geçti. kazandım okulu ve bilgisayar mühendisi olma imkanını. ama bir şeyler ters gidiyordu işte. çalışmak için istek oluşmuyordu içimde. derslerimi umursamadığım oluyordu ama mesela bir etkinlik düzenleyecek olsam tüm gücümle çalışabiliyordum. kunduradan ayaklarım yara oluyordu ama yine de koşturuyordum. ama derslerde aynı azim yoktu.

sonra psikologumla tanıştım. o kısmı da bildiğinizi umuyorum, eski yazılardan okuyabilirsiniz. 3. seansta bana hayattaki amacımı sordu. son iki sene üzerinde çalıştığım web alanında projeler yapmak ve adımı duyurmak istediğimi söyledim. nasıl yani, açıkla biraz dedi. birkaç cümle kurduysam da saçmaladığımı farkedince sustum. bana bir kağıt hazırladı: vizyonumu, misyonumu, hedefimi, nasıl yapacağımı ve kendimi nasıl denetleyeceğimi yazmamı istedi.

işte o gün farkettim içinde bulunduğum durumu. hayallerim vardı evet. ama bu hayali en son ne zaman düşündüğümü düşündüm. bulamadım! üniversite yıllarında arıyordum, ama bulamıyordum. en son öss’ye çalışırken düşündüğümü farkettim. ve sonuçta başarmıştım. ama o günden sonra bu hayali tekrar kurmamıştım.

üzüldüm önce. dedim boşa geçirmişim yıllarımı. 3. sınıfa gelene kadar amacım uğruna birşey yapmadığım için suçladım kendimi. sonra başka birşeyi farkettim; aslında amacım uğruna çalışmaya devam etmiştim. derslerimin kötü olması benim amacımdan uzaklaştığımı göstermezdi! hatta bir çok kulüp, topluluk, dernek, kongre ve çalışma grubunda yer alıyordum. yani kendimi tanıtmaya başlamıştım. blogumla da bunu yapıyordum. yani çalışmak istediğim web alanında da adımı duyurmaya başlamıştım.

ama birşeyler eksikti. bursum eksikti, param noksandı, kendime güvenim neredeyse kalmamıştı. ama daha başka bir şeyler eksikti. sonra farkettim ki ortada birşey yok. hani kendimi tanıtıyorum ama yanlış yapıyorum. çünkü hayallerimi ortaya koyamıyordum. yani konuşuyordum ama boş konuşuyordum. icraat yoktu, tabiri caizse. kendimi tanıtacağım dünyaya ama ne ile? ortaya bir şey koymalıydım. Naim Süleymanoğlu halter kaldırıyordu. Bülent Korkmaz futbol oynuyordu. Barış Manço şarkı söylüyordu. ben ne yapıyordum? sadece konuşuyordum! peki bunun ülkeme ne faydası vardı? hiç!

işte o gün farkettim ki adımı duyuracağım bir proje olmalı. birşeyler üretmeliyim. başarılı olmak için sadece konuşmamalı, yeteneğimi ve inancımı ortaya koymalıyım. bir şekli şemali olmalı dedim. ülkeme faydalı olmalı dedim. şimdiye kadar bu sayede başarılı olmuştum. ama şimdi bu yüzden başarısızdım.

yazısını okuduğunuz bu adam gün geçtikçe hayaline daha çok yaklaşıyor. bu sefer üreterek. ürettiklerinden güç alarak. ürettiklerini paylaşarak. yakında onları da duyacaksınız…

elbette ki her şey güllük gülistanlık olmuyor. hatta olmamalı. çile çekmeden kazanılan zaferin manası yoktur, çünkü zafer yolunda çekilen çile kutsaldır! hiç başarısız olmadan başarılı olan hiç kimse yoktur! işte bu yüzden sevgili ailem, şimdi sıkıntı çekiyoruz ama buna değecek, göreceksiniz. yüzünüzü kara çıkarmayacağım inşallah.

sevgili okurlarım, sizlerin de farkında olmadan bile uğruna çalışacağınız hayaller kurmanızı diliyorum!

yok mu başka hayalim? vallahi yok. bunları gerçekleştirince zaten yeni hayaller kurmam gerekecek, yaşamaya devam edebilmem için.

az daha unutuyordum, ben de mimlemeliyim. çok sevgili arkadaşlarım, can dostlarım, kardeşlerim Fatih Aktürk ve Elif Yapar‘ı mimliyorum. hayallerime giden yoldan sapmamam için ellerinden geleni yapıyorlar ve ne olursa olsun beni destekliyorlar. onlar olmasa yapamazdım. çoğu zaman onların desteğiyle ayakta kalıyorum, düşersem de hemen arkamda onlar oluyor, kaldırıveriyorlar, sağolsunlar. ben biliyorum hayallerini ama yine de paylaşmalarını istiyorum. umarım kırmazlar beni. bir de hemşehri kıyağı geçeyim ve Esat‘ı mimleyeyim. bakalım onun hayalleri nelermiş.


kimim ben?

selam! ben mücahit, 23 yaşında bir bilgisayar mühendisiyim. yeni nesil web uygulamaları ile ilgileniyorum. bir gün istanbul'a kavuşmak hayaliyle samsun'da yaşıyorum. devamı...

takip edin, yetişin!



facebook'ta beğenin!
resmi web sitem

ayrıntılı özgeçmişim, projelerim, portfolyom ve diğer sosyal ağ profillerim:
http://www.mucahityilmaz.com.tr

mücahit'in soulside

(music & video & photo)*blog:
http://mucahit.in

aramaya inanın!

google ile bağlanın
kullanım şartları

Bu sitede (web sayfasında, blogda, weblogda, güncede, günlükte, sahifede, her ne ise işte onda) yer alan tüm içerik bana aittir ve Creative Commons Attribution - Noncommercial 3.0 ( Creative Commons License ) ile lisanslıdır. Bu lisans, kaynak göstermek kaydıyla içeriği istediğiniz gibi kullanabilmenizi sağlar. Tabi bir de lütfedip bana bir mail atarsanız, ya da yararlandığınız yazının pingback adresini kullanırsanız işime gelir. Sizden haberdar olurum. Hakkınızda kötü düşünmem.

Eğer bir motorsanız, yanlış anlamayın arama motoruysanız, sizi ilgilendiren şey şurada: sitemap.xml

tasarım

hele bir bitireyim de tamamını, ayrıntılı bilgi vereceğim. şimdilik bilmeniz gereken temanın neredeyse tamamı bana ait. framework olarak kullandığım tema şu, tepedeki kımıl kımıl şeyin adı da parallax. özel teşekkür: huseyin.im (jquery sensei)