16 Ekim 2009
bu sıralar hayatım beklemekle geçiyor. sabır küpü diye bir şey var ya hani, ben eksponansiyel olarak abarttım o durumu. geçen gün bilgisayarımın açılması 25 dk sürdü, lan dedim yine mi bekliyorum? bir de bilgisayarlarda başına lütfen ekliyorlar ya, kılım ona da. mecbur bekliyoruz işte zaten. lütfetmesek ne yapabiliriz ki?

hatta artık erdiğimi düşünüyorum. fenafillah olmaya ramak kaldı. ben bu kadar sabırlı olduğumu bilmezdim. tabi sabretmek ve tembellik etmek arasında da ince bir çizgi var, bende o çizgi de kalınlaşıyor. üşendikçe sabrediyorum, sabrettikçe üşeniyorum. gittiğim yol yol değil. otobüs durağı sadece. otobüs de gelmiyor. öyle bekliyorum gelecek diye. geleceğine inanmasam beklemem de, nedense öyle de bir inanç var içimde. yoksa salak değilim tabi niye boş durayım, boş oturayım?
işte bu mevzunun tasavvuftaki karşılığını araştırırken hatırladım: “bu da geçer yâ hû” menkıbesini de şu kaynaktan esinlenerek vereyim, beklemeye devam edeyim.

hattat: Doğan Çilingir
Sürekli seyahat eden dervişin biri, uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra bir köye varır. Karşısına çıkan insanlara, kendisine yardım edecek, yemek ve yatacak yer verecek birileri olup olmadığını sorar. Köylüler Derviş’e, kendilerinin de fakir olduklarını, evlerinin küçük olduğunu söylerler ve Şakir diye birinin çiftliğini tarif edip, oraya gitmesini tavsiye ederler.
Derviş yola koyulur, yolda birkaç köylüye daha rastlar.Onların anlattıklarından, Şakir’in, o yörenin en zengin kişilerinden biri olduğunu öğrenir. Bölgedeki ikinci zengin ise, Haddad isimli bir başka çiftlik sahibidir.
Derviş, Şakir’in çiftliğine varır… Kaldığı süre içerisinde çok iyi karşılanır, iyi misafir edilir, yer, içer ve dinlenir. Şakir de, ailesi de hem misafirperver ve hem de gönülleri zengin insanlardır. Sonra tekrar yola koyulma zamanı gelir ve Derviş, Şakir’e ve ailesine teşekkür ederken, “Böyle zengin bir insan olduğun için hep şükret.” der. Şakir’den ise şöyle bir yanıt alır: “Hiçbir şey olduğu gibi kalmaz. Bazen görünen, gerçeğin kendisi değildir. Bu da geçer…”
Derviş, Şakir’in çiftliğinden ayrıldıktan sonra, bu yanıt üzerine uzun uzun düşünür, Şakir’in ne demek istediğini anlayamaz.
Aradan birkaç yıl geçtikten sonra, Derviş’in yolu yine aynı yöreye düşer. Şakir’ e uğrayıp, ziyaret etmek ister. Yolda karşılaştığı köylülerle konuşurken, köylüler: “Şakir mi?.. O iyice fakirleşti, şimdi Haddad’ın yanında kahya olarak çalışıyor.” derler.
Derviş, hemen Haddad’ın çiftliğine gider. Şakir’i bulur. Eski dostunun üzerinde eski püskü giysiler vardır. Geçen süre içindeki bir sel felaketinde bütün sığırları telef olmuş, evi barkı yıkılmıştır, toprakları da işlenemez hale geldiği için, tek çare olarak, selden hiç zarar görmemiş ve biraz daha zenginleşmiş olan Haddad’ın yanında çalışmak zorunda kalmıştır. Bu süre zarfında Şakir ve ailesi, Haddad’a hizmetkarlık yapmaktadırlar.
Şakir, Derviş’i, bu kez son derece mütevazı olan evinde misafir eder. Kıt kanaat yemeğini onunla paylaşır. Derviş, vedalaşırken, Şakir’e olup bitenlerden ne kadar çok üzgün olduğunu söyler ve Şakir’den şu yanıtı alır: “Üzülme! Bu da geçer…”
Derviş, gezmeye devam eder ve aradan uzun yıllar geçtikten sonra, yolu yine aynı bölgeye düşer. Öğrendiklerinden şaşkına döner. Bir süre önce ölen Haddad, ailesi olmadığından, bütün varını yoğunu, en sadık hizmetkarı ve eski dostu Şakir’e bırakmış ve ölmüştür. Şakir, Haddad’ın konağında oturmaktadır. Kocaman arazileri ve binlerce sığırı ile yine o yörenin en zengin insanı olmuştur. Derviş, eski dostunu iyi gördüğü için ne kadar çok sevindiğini dile getirdiğinde yine aynı yanıtı alır: “Bu da geçer…”
Birkaç yıl sonra Derviş yine Şakir’i arar.Ona bir tepe gösterirler. Tepede Şakir’in mezarı vardır ve mezar taşında şöyle yazmaktadır: “Bu da geçer”. Derviş, üzgün bir şekilde, “Allah Allah, ölümün nesi geçecek?” diye düşünür ve gider…
Ertesi yıl, Derviş, Şakir’in mezarını ziyaret etmek için geri döner ama ortalıklarda mezar falan kalmamıştır. Büyük bir sel gelmiş, bütün tepeyi silmiş süpürmüş ve Şakir’in mezarından geriye hiç eser kalmamıştır.
O yıllarda, ülkenin sultanı, kendisi için çok değişik bir yüzük yapılmasını ister. Bu öyle bir yüzük olacaktır ki, sultan mutsuz olduğunda ona baktığında umudunu tazeleyecek, mutlu olduğunda da, mutluluğun rehavetine kendini kaptırmasını, tembelliğe düşmesini önleyecektir. Hiç kimse, sultanı tatmin edecek böyle bir yüzük yapmayı başaramaz. Sultanın adamları bir gün bilge Derviş’i bulurlar, yardım isterler. Sultan yüzüğe fena halde takmıştır.
Derviş, sultanın kuyumcusuna hitaben bir mektup yazar. Kısa bir süre sonra, yüzük sultana sunulur. Sultan önceleri hiçbir anlam veremez; çünkü bu son derece sade bir yüzüktür. Sonra üzerindeki yazıya takılır gözü, üzerinde biraz düşünür ve yüzü aydınlanır. Büyük bir mutluluk ışığı parlar gözlerinde ve tebessüm eder. Sonunda tam da istediği gibi bir yüzüğü olmuştur.
Yüzüğün üzerinde şu yazmaktadır: “Bu da geçer”.
03 Ağustos 2008
Burak Büyükdemir yazmış, önce onu okuyun. o yazıya yorum yapacaktım, konu özele kayınca burada yayınladım. gidin yazıyı okuyup gelin :)
bu konuda bir yazı blogumda taslaklarda bekliyordu, tamamlamamıştım. buradan paylaşayım ben de kafamdakileri.
tespitler harika. ki zaten çoğu zaman karşılaştığımız mevzular. insanlara ne yaptığımızı anlatmak oldukça zor. işte bu yüzden bilgisayar mühendisliği okuyorum ben. biraz açayım..
çocukluğumdan beri bu işi yapmak istiyorum. bilgisayar ile ilgili birşeyler yapmak, ‘büyük adam olmak‘ istiyordum. ama bunu insanlara anlatmanın zor olacağının da farkındaydım. özellikle lise çağına geldiğimde insanlar elle tutulur bir meslek görmek istiyor. sınav sonuçları açıklandığında şehrin muhtelif yerlerine asılacak dershane reklamlarına koyabilecekleri bir isim, bir üniversite, bir meslek istiyorlar. ailelerimiz de keza öyle.
ama haklılar da bir yerde. hani çocuklar oynarken bağıran anneler vardır, ‘oğlum düşersin bir yerini kanatırsın’ vs. bu da onun gibi bir şey. zamanında çok zorluklar çekmişlerdir, bizim çekmemizi istemezler. sıkıntı yaşayacağına bir okulu bitir, elinde maaş olsun. hele anne baba memursa tamam zaten..
biz ne yapıyoruz, cengaverlik yapıyoruz. kanımız yerinde durmuyor. girişmek istiyoruz. başarılı olmak istiyoruz. bir yandan kendimizi geliştirerek altyapı oluşturuyor, bir yandan da fikirler üretiyor, dünyayı değiştirebileceğimize gönülden inanıyoruz. ben yapabilirim mesela. çok ciddiyim. çok başarılı olabilir, Times’a kapak olabilirim. dünya beni konuşuyor olabilir. hatta 2-3 sene içinde de olabilir bu. yeter ki isteyeyim. aksini iddia eden?
bu durumun böyle olacağını size mevcut eğitim sistemi öğretiyor. iyi bir üniversite için iyi bir lise kazanmak gerekiyor. ben de bu sisteme kurban olmadan, ama kurallara göre oynayarak ilerlemeye çalışıyorum. çok şükür Allah’a, fen lisesi okudum, bilgisayar mühendisliği kazandım. bursu kestirmesem çok da sorun olmazdı aslında ama öyle de bir kaza oldu. neyse, şunu diyeceğim; madem girişimci olmak istiyorum; 1-2-3-5-10-20-100(oha) milyar maaşa kanaat etmek istemiyorum, kendi işimi kurmak istiyorum, girişimci olup çok başarılı olmak istiyorum. ailemin desteğine de ihtiyacım var neticede, onlarsız kimse bir şey yapamaz. hiç umursamasalar yapılır da, bizi böyle düşünen ailemiz varsa onlarsız yapılamaz. yani evladını koruyon kollayan, onun iyiliğini düşünen bir aileye sırt çevirmek olmaz. işleriniz rast gitmez.
baktım olaylar böyle gelişecek, üniversitemi seçerken mükemmel bir fırsatla karşılaştım. bölüm zaten bilgisayar mühendisliği olacaktı, 18 tercihin 17si o yöndeydi ve 30 puan altıma kadar yazmıştım. öss günü gazetelerde üniversitemin ilanını gördüm. girişimci yetiştirmek istedikleri yazıyordu. tamam dedim ben buraya gidiyorum. hiç öğrencisi yoktu, ilk defa alıyordu. araştırdığımda hala şantiye halinde olduğunu gördüm. nitekim ilk seneyi de şantiyede okuduk. ama geriye dönüp baktığımda çok memnunum. 4. sınıfa geçiyorum, kafamdaki fikri bitirme projesi olarak kabul ettiler, ihtiyaçlarımı da karşılayacaklarını taahhüt ettiler. yani yatırımcıya gerek kalmadı. iş bana düştü, çalışıp projemi gerçekleştirmem gerekiyor. ondan önce de 3. sınıfta aldığımız ‘girişimcilik ve liderlik‘ dersinde kağıt üzerinde şirket kurmamız istendi. fikri ortaya koyup karlılık oranını hesaplattılar. aynı fikri orada da kullandım. o dersin hocası da fikri beğendi ve bana başarılar diledi.
okulu ikna ettiğim bu girişimcilik projesini ailemle paylaştığımda ise tatminkar bir cevap alamıyorum. bana o kadar inanmıyorlar. hele ki burs kaybeden ve alttan dersi olan bir öğrenci olduğumu da göz önünde bulundurursak, haklılar da. projeyi aileme de kabul ettirebilmek için bitirme projesi olarak okula sundum. ama şöyle bir bakış açıları var, projesini yapamasa da, girişimci olamasa da hiç değilse bilgisayar mühendisi olacak. öyleyken de aç – açıkta kalmaz heralde diyorlar. hatta sonuçta bilgisayar mühendisi olacağım diye derslerim iyi olsun istiyorlar ve projeden ziyade derslere odaklan diyorlar.
Burak Hoca yazıda demiş ya, ilgili kişilerden önemli fikirler alın, gerisini çok da önemsemeyin diye; tunç abiyle aramda geçen diyaloga istinaden yazdığım yazı çevremdeki insanların oldukça tepkisini çekti. neden umursuyorsun dediler. diyemedim ki seni önemsemiyorum, onu önemsiyorum diye.. çünkü beni anlayabilecek olan ve yapıcı eleştiride bulunabilecek olan kişi oydu. adam ‘fikir atölyesi 2.0‘. başkası dese tekme tokat saldırırdım muhtemelen. ama bu ağır sözler, benim için çok yapıcı bir eleştiriydi.
cuma akşamı sinan ata’nın organizasyonuyla, ‘web gençliği buluşması‘ adı altında bir grup arkadaş ile toplandık. orada ise daha yolun başında ama çok yol almış kişiler vardı. daha 17-23 yaş aralığında ama eskiden beri bilgisayarla haşır neşir olmuş, çeşitli girişimlerde bulunmuş bu kişiler genel olarak, ‘istersek yaparız, yeter ki girişimcilik olsun içimizde‘ diyorlardı. orada pek konuşmadım çünkü konuya pek uymuyordum. o insanlarla girişimlerimiz adına vazgeçtiğimiz şeyler farklıydı. onlar yeri gelince okuldan, yeri gelince paradan, ya da daha başka şeylerden vazgeçmişlerdi. ben ise en değerli şeylerden vazgeçmiştim. benzer ülkülerle yürüdüğümüz hayat yolunda gençliğimden, çocukluğumdan vazgeçmiştim. ilkokul, ortaokul ve lise yıllarım ders ve sınav kitaplarının arasında geçti. lisede bilgisayardan vazgeçtim, bilgisayar mühendisi olmak için. daha ötesi var mı?
ben girişimi mektebiyle yapmak istedim. şimdiye kadar tüm hedeflerime ulaştım. bazen istediğim şekilde olmadı ama Allah’ın sevgili kuluymuşum ki daha hayırlıları oldu. hem de başardığım şeylerde (başarana kadar onları üzsem de) ailemi de sevindirdim. şu anda sıkıntı çekiyorum, ama aşmama az kaldı. hem ailemi hem de kendimi mutlu edeceğime inanıyorum.
okulda aldığımız girişimcilik ve liderlik dersine bir hafta Dr. M. Sani Şener bey katılmıştı. kendisi ilk havalanı özelleştirmesiyle girişimini gerçekleştirmiş, şu anda dünya üzerinde 15+ havaalanının ve hizmet şirketlerinin (havaş vb.) sahibi olan TAV Holdingin CEO’su. yaptığı konuşmasındaki sözü beni çok etkilemişti. ilk havalanı ihalesine girerken o konuda pek bilgi sahibi değilmiş. elinde öyle diğer ihaleye giren şirketler gibi nakit de yokmuş. gitmiş bankaya, bu ihale için kredi istemiş. banka vermemiş, çünkü güvenememiş. sonuçta çalışıp çabalayarak bu günkü konuma gelmiş. bize konuşmada şöyle dedi: “fikrinizi gerçekleştirmek için paraya ihtiyacınız var ve kendinize güveniyorsunuz. gidip bankadan kredi istiyorsunuz. eğer size kredi vermezlerse, bilin ki o fikir para yapacaktır.”
bunun bir çok örneği var. yakın tarihli ve çarpıcı bir örnek; Turkcell’i kurmak isteyen kişiler Sabancı’ya gidince geri çevriliyorlar. “neden herkes üzerinde telefon taşısın ki?” cevabını alıyorlar. rahmetli Sakıp Ağa ölmeden önceki son zamanlarında sorulan “hiç pişman oldunuz mu?” sorusunun üzerine, şu cevabı veriyor: “olmam mı, gsm sektörü ellerimden kaydı gitti. onu ben ittim. bu en büyük hatamdır”. sonrasında aynı kişiler Kara Mehmet’e gidiyor, o da fikirlerini kabul ediyor ve şu andaki halini biliyorsunuz zaten. Kara Mehmet’in buradaki özelliği ise, sunulan fikirleri beğeniyle dinlemesi ve yeri geldiğinde yatırımda risk almaktan çekinmemesi. şimdi Sabancı Telekom nerede, Turkcell nerede?
yani fikir iyi olduktan sonra, insan onu gerçekleştirmek istedikten sonra, engellerin önemi yok.
son yazılarımda biraz beylik laflar etmiş olabilirim, hatta tabirinin caiz olduğundan şüphem olmayacak bir biçimde dile getirecek olursam, artistlik yapmış da olabilirim. huyum kurusun..
ama başarı hikayelerini okuyan, başarısızlık hikayelerini canlı gören biri olarak, daha büyüğünü yapmaya çalışıyorum. başarılı olduktan sonra nasıl yaptığımı anlatmak yerine, başarılı olma sürecini canlı canlı anlatıyorum. sonuçta başarısız olmamın hiç bir önemi yok. aldığım riskler bana keyif veriyor ve benden bir şey almasına izin vermiyorum. (ne de olsa sonuçta bilgisayar mühendisi olacağım ya hani :) ) kendime güveniyorum, engelleri aşmaya çalışıyorum. amacıma giden yollar değişse de, bazen bataklıktan bazen kendinden yürüyen bantlardan geçse de amacıma bir şekilde ulaşıyorum. duamı eksik etmiyor, daha çok çalışmaya çalışıyorum.
bu blogu takip ederek bu hikayeyi izleyebilirsiniz. tekrarlıyorum ki hikayenin en heyecanlı yerindeyim. sonuçları gördüğünüzde mücahit demişti bak gerçekmiş de diyebilirsiniz, zaten belliydi adam söylüyordu da diyebilirsiniz. ya da o kadar anlattı fıs çıktı da diyebilirsiniz. ama bu risktir. ben bu riski alıyorum. çünkü kendime güveniyorum.
kız isterken en kötü ihtimalle bilgisayar mühendisi derler, iyi ihtimalle de projemin adını söylemeleri yeterli olur. muhtemelen tüm dünya duymuştur. hatta o zaman bilgisayar mühendisi olduğumdan bahsedilmez bile…
bu yazıyı yazarken ne tesadüftür ki tv’den kulağıma çalınan şarkı sözlerini de verip bitiriyorum.
“sen boşver onları uç kelebek, onların ruhu böyle rengarenk değil ki” nev – kelebek
“sen seç kendi hayatın, lallaalalalalaaa, her kes bir şey söyler, sen kalbini dinle.” emre altuğ – hatırlamıyorum.
selam! ben mücahit, 23 yaşında bir bilgisayar mühendisiyim. yeni nesil web uygulamaları ile ilgileniyorum. bir gün istanbul'a kavuşmak hayaliyle samsun'da yaşıyorum. devamı...
ayrıntılı özgeçmişim, projelerim, portfolyom ve diğer sosyal ağ profillerim:
http://www.mucahityilmaz.com.tr
(music & video & photo)*blog:
http://mucahit.in
Bu sitede (web sayfasında, blogda, weblogda, güncede, günlükte, sahifede, her ne ise işte onda) yer alan tüm içerik bana aittir ve Creative Commons Attribution - Noncommercial 3.0 (
) ile lisanslıdır. Bu lisans, kaynak göstermek kaydıyla içeriği istediğiniz gibi kullanabilmenizi sağlar. Tabi bir de lütfedip bana bir mail atarsanız, ya da yararlandığınız yazının pingback adresini kullanırsanız işime gelir. Sizden haberdar olurum. Hakkınızda kötü düşünmem.
Eğer bir motorsanız, yanlış anlamayın arama motoruysanız, sizi ilgilendiren şey şurada: sitemap.xml
hele bir bitireyim de tamamını, ayrıntılı bilgi vereceğim. şimdilik bilmeniz gereken temanın neredeyse tamamı bana ait. framework olarak kullandığım tema şu, tepedeki kımıl kımıl şeyin adı da parallax. özel teşekkür: huseyin.im (jquery sensei)



















