dertliyim kederliyim
biraz da içimi dökeyim bloguma. eski usülden devam ederek önce şarkıyı koyalım. onu dinlerken okuyun yazımı. sonra şarkıyı bir kez daha dinleyin. sonra da yazıyı bir kez daha okuyun.
gece saat dört, ankara bembeyaz içim simsiyah. nikotinden değil bu sefer, kederimden. içim sıkılıyor. kemençenin sesine bırakıyorum kendimi, arkadaki tuluma gidiyor içim halbuki.
dertliyim kederliyim
her nedense ağlarım
gülmedim bu dünyada
hem söyler hem ağlarım
evet hiç gülmedim. yalan. gülebilirdim ama ben hep ‘gülmezden’ geldim. her şey iyiydi aslında. yoktu bir derdim. iyi bir ailem vardı, sağlığım yerindeydi. o da pek yerinde sayılmazdı ama elim ayağım tutuyordu çok şükür. okul falan iyi gidiyodu. niye derdim olsundu ki?
düşündüm ve sanırım buldum. gönlüm de gülüyor muydu? o memnun muydu halinden?
üzerine düşeni yapıyordu. karşılıksız ve çok seviyordu. kim olursa. aşık olduğunu da, kardeşim dediği insanı da. peki bu sevgisine karşılık aldı mı? almadı. ama önemi yoktu onun için. çünkü karşılık bekleyerek yapmadı işini. işine olan aşkı yeterliydi. o karşılığını kendi içinde alıyordu zaten.
ama bir sorun vardı. onun bu sevgisinin kıymetini bilmemek bir yana; hor görenler, kullananlar oluyordu. menfaatleri uğruna kullanıyorlardı. yıpratıyorlardı. bazen de sadece değer vermiyor ve umursamıyorlardı ama o gönüle acı verebiliyordu. çünkü alışmıştı artık kendine zarar vermeye. havadan nem kapmak derler ya, öyleydi işte. ona sorunca da şu cevabı verirdi: “hayatta başkasına zarar vermemek için sadece kendime zarar veriyorum.” bu yaptığı iyi miydi kötü mü? bilemiyordu. bilemezdi de. ama bildiği bir şey vardı ki başkasına hiç zararı dokunmadı. kimsenin kılına zarar vermedi.
üzülme sevdiceğim
ben hep böyle ağlarım
yazma ile tükenmez
ha bu benim dertlerim
alıştırmıştı kendini acı çekmeye ya, destek olmak isteyene de sırtını çeviriyordu. elinden tutup ayağa kaldırmak isteyen, onun için bir şeyler yapmak isteyen dostlarını dinlemiyordu. ben hep böyle ağlarım diyor uzanan eli tutmuyordu. sanıyordu ki onlara zarar verecek, kendi derdiyle onları mutsuz edecek. fakat tam tersiydi durum. sevenleri onu mutsuz görüyordu ve daha da mutsuz oluyorlardı. çünkü o gönülün sahibiydi onlar. onların istediği olmalıydı. ve kendine zarar verdikçe onlara zarar vermiş oluyordu. farkedemedi bu gerçeği. devam etti iğneyi de çuvaldızı da kendine batırmaya. kanadı. kanadıkça bitmedi dertler. kanıyla yazdı derdini, bitiremedi.
gökteki yıldızları
sayalım elli elli
bu dünyadan fayda yok
öteki de şüpheli
geceleri uyumuyordum. sabaha kadar duman içinde oturup yıldızları görmeye çalıştım. dumanı çıkaran bendim, dumandan yıldızları göremeyen de. hep yanımda yıldızları beraber sayacağım birisi olsun istedim. göremediğim yıldızları saymaya ortak arıyordum. bulamadım. önce dumanı kovmam, sonra yıldızları saymam gerekirdi. sayamayınca da yardım istemem. sayacak birini o zaman rahatlıkla bulabilirdim. yani kendi isteğimi reddeden yine bendim aslında. her zaman her şey hep bende bitiyordu. tek başımaydım her yerde. hep yalnızlıktan şikayet ettim, kendimi yalnızlığa mahkum eden de bendim.
düşündüm ahireti, Allah’ı (c.c.). O’nun için ne yaptım diye. hiçbişey yapmamışım. kendi dumanımda boğulmaktan, önümü hatta kendimi bile görememişim. dünyam duman altında geçmiş, öteki de alev içinde geçecekti muhtemelen. ne demişler, ateş olmayan yerden duman çıkmaz.
peki yeniden gelsem dünyaya, ya da şıp diye başa dönse her şey. tekrar açsam gözlerimi hayata, değişik olur muydu birşeyler? hayır olmazdı. yine aynı yoldan yürürdüm. çünkü hiç pişman olacağım bir şey yapmadım. hesabımı kul hakkından yana rahat vereceğimi düşünüyorum. ama üstüme düşen şeylerin de hiçbirini yapmadım. o yüzden ateşin göbeğine gideceğimi de biliyorum.
Allah’ım sen bu aciz kulunu affet. sen affedicisin ve bizi yaradan’sın. beni affet…
Bu yazının etiketleri: ankara, dert, gece, gönül, kar, volkan konak



