Mücahit Yılmaz

geldim, görüyorum, yenicem.

istanbulda yalnız olmak

10 Nisan 2009

işbu yazıyı 2007 ocağında istanbula herşeyden uzaklaşmaya gittiğimde yazmıştım. hayatımın en kötü dönemini yaşamıştım ve ardından yalnız kalmaya ihtiyacım vardı. zaten şimdi dostum olan herkesi o zaman kendime daha yakın hissettim. ve o zamandan beri bir problem yaşamadım. yani demem odur ki, o istanbul mevsimi benim hayata dönüşüm olmuştu ve bunu sağlayan psikolojinin ürünü bu yazı ve daha niceleri olmuştu. buyrun efendim…

istanbul… iki kıtayı birleştiren dergâh. karadan gemi geçirtecek ülkü. denize zincir çektirecek mahrem. fatihini hâdis’e mazhar edecek mukaddes. ızdırabı zevke dönüştüren sevgili.

istanbul’da yalnız olmak acı verir. ama bu acı insanın hoşuna gider, ve bünyeye iyi gelir. fatih’in deyimiyle, istanbul bir gül bahçesidir, dikenlerle dolu olan. yalnız girdiğinde dikenler batar insanın her yanına. kanar etlerin. ama içindeki zehir dışarı akar. arındırır vücudu.

sokaklarında yalnız yürümek hoşuna gider. ellerin ceplerinde saatlerce dolaşırsın. gezerken sen beyoğlu’nda hafif bir rüzgar eser. üşürsün için yanarken. eski evleri gördükçe sevgilerinin eskidiğini düşünürsün. eski günlerin güzelliği aklına gelir. keşke bu duruma gelmeseydik dersin ama iş işten geçmiştir.

tophanenin ara sokaklarından doğru aşağı inersin. galata köprüsüne bakarsın ve balık tutanlara. elinde oltası olan yaşlı amcanın yanına gidersin. seyredersin onu ve efkârını. oltayı atarken hıncını çıkarır, beklerken sabreder, makarayı sararken de dua eder. yalnızlık kötü bişey mi diye sorarsın amcaya. bak etrafına der. bak galata kulesi. bak yukarıda süleymaniye. bak arkanda topkapı. evlat burası istanbul! burada yalnız olmayacaksın da nerede olacaksın?

dinle dalgaların sesini. martıları dinle. ezan okunurken ezanı dinle. bunlar istanbul’un kulağına fısıldadığı sevgi sözcükleridir evlat. 40 yıldır burada akşamları balık tutarım. 40 yıldır yalnızım. ama 40 yıldır istanbul’la sevgiliyim. bazen ben anlatırım o dinler, bazen o anlatır ben dinlerim. sigaramı pakedinden çıkardığımda istanbul ateşini verir bana.

istanbul’da yalnız olmazsın evlat. istanbul kimseyi yalnız bırakmaz. hem sevgilidir hem en yakın dostun. sevgilinle gelirsen istanbul’a, size en güzel haliyle görünür. aşkını perçinleştirir. yalnız gelirsen yârin olur. koynuna alır seni soğuk gecelerde, üşümezsin. ben bu yaşıma gelemezdim istanbul olmasaydı. istanbul’da olmasaydım.

amcam haklıydı. ‘rastgele’ dedim ve dua ederek yanında ayrıldım. onu arkamda bırakıp yüzümü döndüm eminönü’ne. ikindi ezanıyla karşılık verdi yeni camii. martılar ve dalgalar susmuştu. ezanı dinliyordu istanbul. daha hızlı yürüdüm ve abdestimi aldım. girdim camiye. döndüm kıbleye, ellerimi kulaklarıma götürdüm. huzurunda eğildikten sonra yaradanın, ona şükrettim. açtım ellerimi, yalnızlığımdan dem vururken, dostlarım geldi aklıma. onların da bana dua ettiğini hissettim içimde. yalnızlığımı yitirdim orada. Rabb’imin huzurundaydım ve yanımda sevenlerimin duaları vardı. yalnız olmadığımı göstermişti bana. ben de onlara dua ettim ve ellerimi yüzüme sevgiyle sürdüm.

çıkınca camiden, kadıköy vapuru selamladı beni düdüğüyle. davetine icabet ettim. izlerken sultanahmetin karşısında ayasofyayı ne yalnızlığı dedim kendime. gördüğüm 10 tane minare gibi kalabalıktık bile. ne yalnızlığı? dostlarım vardı benim. sevenlerim, yani sevdiklerim. onlara haksızlık ettiğimi farketmiştim secde ederken. yanımdaki teyzenin sesiyle kendime geldim. leblebi uzattı bana. aldım.

20 sene evveldi dedi teyzem. yiğidimle her akşam bir kez vapura binerdik. o sarmalarken beni ayasofyayla sultanahmete özenirdik. kendimizi onlara benzetirdik. bir sabah yatağından kalkamadı yiğidim. yalnız bıraktı beni. yani ben öyle sandım. 20 yıldır vapurlara binmeye devam ediyorum. sultanahmete bakıp da yiğidimi görmek için.

istanbul’da kimse yalnız kalmaz oğlum. istanbul kucağını açar insana. sen sadece sev. gerisini istanbul halleder. güneş batar, ay doğar. bazen gözükmez ay. ama oradadır. yiğidim de orada bak. el sallıyor bana… teyzemin gözlerinden yaşlar akıyordu usulca. kadıköye yanaşmıştı vapur. inmiyor musun teyze dedim, biz hep aynı vapurla dönerdik oğlum dedi. dua et teyze dedim, sana dua eden birileri zaten var dedi.

bostancı sahiline kadar yürüdüm. adaları seyrettim. yanyana yüzyıllardır oradaydılar. birbirlerini hiç yalnız bırakmamışlardı. özendim onlara. tam o sırada mesaj geldi telefonuma. dostlarımın birinden gelmişti. beni unutma diyordu. dua et, ben de ediyorum diyordu. utandım. bak dedim kendi kendime, yalnız değilsin işte. kalbindesin insanların. seviyorlar seni.

istanbul kimseyi yalnız bırakmaz. seni de bırakmıyor, bak. dostlarını içine saklamış, münasip oldukça sana gösteriyor. onları daha çok sevmeni sağlıyor. dalgaların sesi dostlarının sesi, martıların çığlıkları, dostlarının duaları. marmaradan esen rüzgar, dostlarının kokuları. hissettiğin sevgi dostlarının sevgisi. istanbul seni de yalnız bırakmıyor evlat. sana da gülyüzünü gösteriyor.

istanbul bir gül bahçesi. dikenlerle dolu. ve o dikenler sana battıkça içindeki kötü hisler de akıyor. yalnızlığın da akıyor. istanbul sana da iyi muamele ediyor ve bu işi çok güzel yapıyor. dostlarını unutma. dostların istanbul’da, istanbul dostlarında.


istanbul’da bir gece nasıl sabahlanır?

05 Temmuz 2008

geçenlerde bir gece kapıda kaldım. ev arkadaşlarım yoktu. kontörüm de olmayınca başımın çaresine bakmak durumunda kaldım.

saat 01.00 sularında fulyadaki evin olduğu bölgeden ayrıldım. halaskargazi caddesinden şişliye doğru yürümeye başladım. 7-eleven cafelerin 24 saat açık olduğunu biliyordum ve biraz oyalanır taksimde sabahı ederim diye düşündüm. güneş doğduktan sonrası zaten kolaydı.

osmanbey metronun oradaki 7-eleven’a geldim. saat 01.30 gibi bişeydi. daha erken diye biraz daha yürümek istedim. istedim lakin, travestileri görünce tırstım. hem güzeller, hem de çok kart sesliler. girdim oradaki cafeye. 45 dk kadar oturdum. arka masada da iki tane travesti konuşuyorlardı. kulak misafiri oldum. hayır, bildiğin dinledim.. modayı takip ediyorlardı valla. elbise falan konuşuyorlardı. vay anasını dedim..

sonra onlar gitti. ben de 15-20 dk daha oturdum. uyuklamaya başlamıştım ki dedim kalkıyım. hemen yakında bir çorbacı vardı. o da 24 saat açıkmış. sanki öğlen yemeği saati gibi de işlekti. en çok da taksi şoförleri vardı. orada da bir çorba içip yine 45 dk kadar oturdum. sonra oradan da çıktım.

afedersiniz, tuvaletim gelmişti. ama çorbacının gözle görülür bir yerinde yoktu. arkasındaki pavyona girmek işime gelmedi. 7-eleven a döndüm, sular kesik diye kapalı dediler. bir kaç restaurant daha gördüm 24 saat açık olan cinsten ama şişlide sular kesik diye hepsi tuvaleti kapatmıştı. bir taksici amca gördüm, ona sordum o kesin bilir diye. o da çağlayana git dedi. dedim gecenin o yarısı biraz çılgınca olmaz mı? evet olur dedi, istersen biz götürelim, istanbulda tuvalete taksiyle gittim dersin dedi. o an için gülsem de sonradan çok acıklı geldi bu bana nedense..

gitmedim tabi. taksime yürüdüm. taksime yakınlaşınca bir başka 7-eleven gördüm. ona girdim. önce tuvaleti sordum, açıktı. sonra bir ice tea aldım. bir saat kadar da orada oturdum. bu sefer biraz uyukladım ama dürtüp uyandırdılar. yoldan geçen manyak bir kadın para istedi. kadın manyak gibiydi çünkü paspal bir haldeydi. muhtemelen Türk değildi. muhtemelen diyorum çünkü hiç konuşmadı. hayat kadını da değildi göründüğü kadarıyla. içimi gıdıklayarak baktı sadece. vermedim para. biraz daha dolandı etrafta. ben de baktım uyuyacam, kalktım oradan. tam ben kalktım, nereden geldiyse 4-5 tane travesti gördü beni. başladılar laf atmaya. dedim yok olmaz falan ama pek dinlemediler. sonra başka birilerini gördüler de atlattım onları da. taksim’deki Anıt Büfe’ye girdim.

acıkmıştım, iki ıslak hamburger yedim. yarım saat de orada oturdum. alman iki adam geldi kahve içti. onlarla kısa bir muhabbetim oldu. bir konferansa gelmişler, gece 4′e kadar içmişler, şimdi de türk kahvesi içiyorlardı. orada otururken sabah ezanı okundu. çok şükür dedim, biraz sonra dışarı çıktım.

havada hafif bir mavilik oluşmuştu. istiklal caddesine girdim. pek sakindi. haftaiçi olduğu için normal karşılayarak yürüdüm biraz. birkaç resim çektim. bir tane çocuk geldi, kahvaltı parası istedi. “sokaklarda kalıyoruz abi, Allah rızası için..” dedi. güldüm tabi. sanki ben sıcak yatakta yattım da, sokakta kaldım diye para istiyo benden. bende olsa zaten ben sokakta kalmazdım.

tünel meydanında iki tane turist geldi yanıma. sultanahmet’e nasıl gideriz diye sordular. namaz vakti geçti dedim, anlamadı tabi. tam diyecektim şu aşşadan tramvaya bineceksiniz falan diye ki, dedim al sana atraksiyon.. tarif ettim yine, ben de o tarafa gidiyorum, beraber gidelim tramvaya kadar dedim. tamam dediler, yolda muhabbet ettik biraz.

çek cumhuriyetinden ilk kez gelen genç çiftimiz ayaklarının tozuyla taksime çıkmışlar. oradan da sultanahmete gidiyorlardı. türkiye – çek maçını hatırlattım :) o konuyu hiç açma dedi. biraz istanbulun güzeliklerinden bahsettim. yapmadan gitmeyin diye birkaç tavsiyede bulundum. galata kulesini gösterdim. tramvay durağına bıraktım.saat 05.30 olduğundan seferler başlamamıştı. onlar da teşekkür edip geri kalan yolu kendileri gidebileceklerini söylediler. iyi tatiller dileyip galata köprüsünde yürümeye başladım.

güneş daha doğmamıştı ama çamlıca tarafları kıpkızıl olmuştu. güneş doğmadan 10 sn önce ve 10 son sonra iki resim çektim. harika bir manzara yakaladım. hava da çok güzeldi ve onca yorgunluğa ve uykusuzluğa rağmen çok keyifliydim.

karaköy iskelesine gittim. ilk sefer 06.00 daydı. bindim vapura. her yeri yeni yıkanmıştı ve pırıl pırıldı. ilk kez o kadar erken saatte binmiştim. hemen güzel bir çay aldım. daha doğrusu ben çay aldım, çay zaten -her vapurda olduğu gibi- çok güzeldi :) boğazın, güneşin ve martıların tadını çıkararak kadıköye geldim.

sonra da 19F otobüsüne binerek kozyatağına geldim. bir börekçide kahvaltı yapıp işe gittim. öğlene kadar çalışabildim ama, öğleden sonra yemeğin de etkisiyle bir kaç kez uyukladığım oldu :) akşam da elifle buluştuk, saat 10 gibi düştüm yatağa..

başıma gelmeyenin kalmadığı şehr-i dersaadet-i stanbul’daki maceralarıma bir yenisi eklenmiş oldu. çok da fena değildi :)

sabah ezanına kadar yapacak bir şey bulabilirseniz kesinlikle tavsiye ediyorum. eğer yapacak bir şey yoksa da kesinlikle tavsiye etmiyorum.

yeni maceralarda görüşmek üzere…

ha unutmadan; çektiğim resimler haritadaki lokasyonlarıyla birlikte flickrda..


kimim ben?

selam! ben mücahit, 23 yaşında bir bilgisayar mühendisiyim. yeni nesil web uygulamaları ile ilgileniyorum. bir gün istanbul'a kavuşmak hayaliyle samsun'da yaşıyorum. devamı...

takip edin, yetişin!



facebook'ta beğenin!
resmi web sitem

ayrıntılı özgeçmişim, projelerim, portfolyom ve diğer sosyal ağ profillerim:
http://www.mucahityilmaz.com.tr

mücahit'in soulside

(music & video & photo)*blog:
http://mucahit.in

aramaya inanın!

google ile bağlanın
kullanım şartları

Bu sitede (web sayfasında, blogda, weblogda, güncede, günlükte, sahifede, her ne ise işte onda) yer alan tüm içerik bana aittir ve Creative Commons Attribution - Noncommercial 3.0 ( Creative Commons License ) ile lisanslıdır. Bu lisans, kaynak göstermek kaydıyla içeriği istediğiniz gibi kullanabilmenizi sağlar. Tabi bir de lütfedip bana bir mail atarsanız, ya da yararlandığınız yazının pingback adresini kullanırsanız işime gelir. Sizden haberdar olurum. Hakkınızda kötü düşünmem.

Eğer bir motorsanız, yanlış anlamayın arama motoruysanız, sizi ilgilendiren şey şurada: sitemap.xml

tasarım

hele bir bitireyim de tamamını, ayrıntılı bilgi vereceğim. şimdilik bilmeniz gereken temanın neredeyse tamamı bana ait. framework olarak kullandığım tema şu, tepedeki kımıl kımıl şeyin adı da parallax. özel teşekkür: huseyin.im (jquery sensei)