hikayenin en heyecanlı yeri
derdimi döküyorum için arşiv
Mücahit yazar kişisi, 3 Ağustos 2008 20:11 zamanında yazmış.
Kategorileri: aşk, bilişim, derdimi döküyorum, etkinlik, internet, iş hayatı, müzik
Kalıcı bağlantı - Yazıcı dostu görünüm
Burak Büyükdemir yazmış, önce onu okuyun. o yazıya yorum yapacaktım, konu özele kayınca burada yayınladım. gidin yazıyı okuyup gelin :)
bu konuda bir yazı blogumda taslaklarda bekliyordu, tamamlamamıştım. buradan paylaşayım ben de kafamdakileri.
tespitler harika. ki zaten çoğu zaman karşılaştığımız mevzular. insanlara ne yaptığımızı anlatmak oldukça zor. işte bu yüzden bilgisayar mühendisliği okuyorum ben. biraz açayım..
çocukluğumdan beri bu işi yapmak istiyorum. bilgisayar ile ilgili birşeyler yapmak, ‘büyük adam olmak‘ istiyordum. ama bunu insanlara anlatmanın zor olacağının da farkındaydım. özellikle lise çağına geldiğimde insanlar elle tutulur bir meslek görmek istiyor. sınav sonuçları açıklandığında şehrin muhtelif yerlerine asılacak dershane reklamlarına koyabilecekleri bir isim, bir üniversite, bir meslek istiyorlar. ailelerimiz de keza öyle.
ama haklılar da bir yerde. hani çocuklar oynarken bağıran anneler vardır, ‘oğlum düşersin bir yerini kanatırsın’ vs. bu da onun gibi bir şey. zamanında çok zorluklar çekmişlerdir, bizim çekmemizi istemezler. sıkıntı yaşayacağına bir okulu bitir, elinde maaş olsun. hele anne baba memursa tamam zaten..
biz ne yapıyoruz, cengaverlik yapıyoruz. kanımız yerinde durmuyor. girişmek istiyoruz. başarılı olmak istiyoruz. bir yandan kendimizi geliştirerek altyapı oluşturuyor, bir yandan da fikirler üretiyor, dünyayı değiştirebileceğimize gönülden inanıyoruz. ben yapabilirim mesela. çok ciddiyim. çok başarılı olabilir, Times’a kapak olabilirim. dünya beni konuşuyor olabilir. hatta 2-3 sene içinde de olabilir bu. yeter ki isteyeyim. aksini iddia eden?
bu durumun böyle olacağını size mevcut eğitim sistemi öğretiyor. iyi bir üniversite için iyi bir lise kazanmak gerekiyor. ben de bu sisteme kurban olmadan, ama kurallara göre oynayarak ilerlemeye çalışıyorum. çok şükür Allah’a, fen lisesi okudum, bilgisayar mühendisliği kazandım. bursu kestirmesem çok da sorun olmazdı aslında ama öyle de bir kaza oldu. neyse, şunu diyeceğim; madem girişimci olmak istiyorum; 1-2-3-5-10-20-100(oha) milyar maaşa kanaat etmek istemiyorum, kendi işimi kurmak istiyorum, girişimci olup çok başarılı olmak istiyorum. ailemin desteğine de ihtiyacım var neticede, onlarsız kimse bir şey yapamaz. hiç umursamasalar yapılır da, bizi böyle düşünen ailemiz varsa onlarsız yapılamaz. yani evladını koruyon kollayan, onun iyiliğini düşünen bir aileye sırt çevirmek olmaz. işleriniz rast gitmez.
baktım olaylar böyle gelişecek, üniversitemi seçerken mükemmel bir fırsatla karşılaştım. bölüm zaten bilgisayar mühendisliği olacaktı, 18 tercihin 17si o yöndeydi ve 30 puan altıma kadar yazmıştım. öss günü gazetelerde üniversitemin ilanını gördüm. girişimci yetiştirmek istedikleri yazıyordu. tamam dedim ben buraya gidiyorum. hiç öğrencisi yoktu, ilk defa alıyordu. araştırdığımda hala şantiye halinde olduğunu gördüm. nitekim ilk seneyi de şantiyede okuduk. ama geriye dönüp baktığımda çok memnunum. 4. sınıfa geçiyorum, kafamdaki fikri bitirme projesi olarak kabul ettiler, ihtiyaçlarımı da karşılayacaklarını taahhüt ettiler. yani yatırımcıya gerek kalmadı. iş bana düştü, çalışıp projemi gerçekleştirmem gerekiyor. ondan önce de 3. sınıfta aldığımız ‘girişimcilik ve liderlik‘ dersinde kağıt üzerinde şirket kurmamız istendi. fikri ortaya koyup karlılık oranını hesaplattılar. aynı fikri orada da kullandım. o dersin hocası da fikri beğendi ve bana başarılar diledi.
okulu ikna ettiğim bu girişimcilik projesini ailemle paylaştığımda ise tatminkar bir cevap alamıyorum. bana o kadar inanmıyorlar. hele ki burs kaybeden ve alttan dersi olan bir öğrenci olduğumu da göz önünde bulundurursak, haklılar da. projeyi aileme de kabul ettirebilmek için bitirme projesi olarak okula sundum. ama şöyle bir bakış açıları var, projesini yapamasa da, girişimci olamasa da hiç değilse bilgisayar mühendisi olacak. öyleyken de aç - açıkta kalmaz heralde diyorlar. hatta sonuçta bilgisayar mühendisi olacağım diye derslerim iyi olsun istiyorlar ve projeden ziyade derslere odaklan diyorlar.
burak yazıda demiş ya, ilgili kişilerden önemli fikirler alın, gerisini çok da önemsemeyin diye; tunç abiyle aramda geçen diyaloga istinaden yazdığım yazı çevremdeki insanların oldukça tepkisini çekti. neden umursuyorsun dediler. diyemedim ki seni önemsemiyorum, onu önemsiyorum diye.. çünkü beni anlayabilecek olan ve yapıcı eleştiride bulunabilecek olan kişi oydu. adam ‘fikir atölyesi 2.0‘. başkası dese tekme tokat saldırırdım muhtemelen. ama bu ağır sözler, benim için çok yapıcı bir eleştiriydi.
cuma akşamı sinan ata’nın organizasyonuyla, ‘web gençliği buluşması‘ adı altında bir grup arkadaş ile toplandık. orada ise daha yolun başında ama çok yol almış kişiler vardı. daha 17-23 yaş aralığında ama eskiden beri bilgisayarla haşır neşir olmuş, çeşitli girişimlerde bulunmuş bu kişiler genel olarak, ‘istersek yaparız, yeter ki girişimcilik olsun içimizde‘ diyorlardı. orada pek konuşmadım çünkü konuya pek uymuyordum. o insanlarla girişimlerimiz adına vazgeçtiğimiz şeyler farklıydı. onlar yeri gelince okuldan, yeri gelince paradan, ya da daha başka şeylerden vazgeçmişlerdi. ben ise en değerli şeylerden vazgeçmiştim. benzer ülkülerle yürüdüğümüz hayat yolunda gençliğimden, çocukluğumdan vazgeçmiştim. ilkokul, ortaokul ve lise yıllarım ders ve sınav kitaplarının arasında geçti. lisede bilgisayardan vazgeçtim, bilgisayar mühendisi olmak için. daha ötesi var mı?
ben girişimi mektebiyle yapmak istedim. şimdiye kadar tüm hedeflerime ulaştım. bazen istediğim şekilde olmadı ama Allah’ın sevgili kuluymuşum ki daha hayırlıları oldu. hem de başardığım şeylerde (başarana kadar onları üzsem de) ailemi de sevindirdim. şu anda sıkıntı çekiyorum, ama aşmama az kaldı. hem ailemi hem de kendimi mutlu edeceğime inanıyorum.
okulda aldığımız girişimcilik ve liderlik dersine bir hafta Dr. M. Sani Şener bey katılmıştı. kendisi ilk havalanı özelleştirmesiyle girişimini gerçekleştirmiş, şu anda dünya üzerinde 15+ havaalanının ve hizmet şirketlerinin (havaş vb.) sahibi olan TAV Holdingin CEO’su. yaptığı konuşmasındaki sözü beni çok etkilemişti. ilk havalanı ihalesine girerken o konuda pek bilgi sahibi değilmiş. elinde öyle diğer ihaleye giren şirketler gibi nakit de yokmuş. gitmiş bankaya, bu ihale için kredi istemiş. banka vermemiş, çünkü güvenememiş. sonuçta çalışıp çabalayarak bu günkü konuma gelmiş. bize konuşmada şöyle dedi: “fikrinizi gerçekleştirmek için paraya ihtiyacınız var ve kendinize güveniyorsunuz. gidip bankadan kredi istiyorsunuz. eğer size kredi vermezlerse, bilin ki o fikir para yapacaktır.”
bunun bir çok örneği var. yakın tarihli ve çarpıcı bir örnek; Turkcell’i kurmak isteyen kişiler Sabancı’ya gidince geri çevriliyorlar. “neden herkes üzerinde telefon taşısın ki?” cevabını alıyorlar. rahmetli Sakıp Ağa ölmeden önceki son zamanlarında sorulan “hiç pişman oldunuz mu?” sorusunun üzerine, şu cevabı veriyor: “olmam mı, gsm sektörü ellerimden kaydı gitti. onu ben ittim. bu en büyük hatamdır”. sonrasında aynı kişiler Kara Mehmet’e gidiyor, o da fikirlerini kabul ediyor ve şu andaki halini biliyorsunuz zaten. Kara Mehmet’in buradaki özelliği ise, sunulan fikirleri beğeniyle dinlemesi ve yeri geldiğinde yatırımda risk almaktan çekinmemesi. şimdi Sabancı Telekom nerede, Turkcell nerede?
yani fikir iyi olduktan sonra, insan onu gerçekleştirmek istedikten sonra, engellerin önemi yok.
son yazılarımda biraz beylik laflar etmiş olabilirim, hatta tabirinin caiz olduğundan şüphem olmayacak bir biçimde dile getirecek olursam, artistlik yapmış da olabilirim. huyum kurusun..
ama başarı hikayelerini okuyan, başarısızlık hikayelerini canlı gören biri olarak, daha büyüğünü yapmaya çalışıyorum. başarılı olduktan sonra nasıl yaptığımı anlatmak yerine, başarılı olma sürecini canlı canlı anlatıyorum. sonuçta başarısız olmamın hiç bir önemi yok. aldığım riskler bana keyif veriyor ve benden bir şey almasına izin vermiyorum. (ne de olsa sonuçta bilgisayar mühendisi olacağım ya hani :) ) kendime güveniyorum, engelleri aşmaya çalışıyorum. amacıma giden yollar değişse de, bazen bataklıktan bazen kendinden yürüyen bantlardan geçse de amacıma bir şekilde ulaşıyorum. duamı eksik etmiyor, daha çok çalışmaya çalışıyorum.
bu blogu takip ederek bu hikayeyi izleyebilirsiniz. tekrarlıyorum ki hikayenin en heyecanlı yerindeyim. sonuçları gördüğünüzde mücahit demişti bak gerçekmiş de diyebilirsiniz, zaten belliydi adam söylüyordu da diyebilirsiniz. ya da o kadar anlattı fıs çıktı da diyebilirsiniz. ama bu risktir. ben bu riski alıyorum. çünkü kendime güveniyorum.
kız isterken en kötü ihtimalle bilgisayar mühendisi derler, iyi ihtimalle de projemin adını söylemeleri yeterli olur. muhtemelen tüm dünya duymuştur. hatta o zaman bilgisayar mühendisi olduğumdan bahsedilmez bile…
bu yazıyı yazarken ne tesadüftür ki tv’den kulağıma çalınan şarkı sözlerini de verip bitiriyorum.
“sen boşver onları uç kelebek, onların ruhu böyle rengarenk değil ki” nev - kelebek
“sen seç kendi hayatın, lallaalalalalaaa, her kes bir şey söyler, sen kalbini dinle.” emre altuğ - hatırlamıyorum.
Bu yazının etiketleri:
ailem,
alt yapı,
aşk,
ben,
bilgisayar mühendisliği,
blog,
burs,
CEO,
Emre Altuğ,
engel,
fen lisesi,
fikir,
girişimcilik,
hata,
hayat,
hedef,
hikaye,
holding,
iş,
kredi,
memur,
Nev,
para,
proje,
Sabancı,
şarkı,
sınav,
şirket,
TAV,
Times,
Turkcell
Sayfa başına dön
Mücahit yazar kişisi, 27 Temmuz 2008 20:17 zamanında yazmış.
Kategorileri: derdimi döküyorum, dostlarım, iş hayatı
Kalıcı bağlantı - Yazıcı dostu görünüm
yine çok aksattım blogumu. ama internete düzenli giremememden kaynaklanıyor. kafamı toparlayıp yazacak vakit bulamıyorum. yoksa çok konu var aklımda. taslaklarda da bekleyen yazılar var. şu sıralar başlıkta da göreceğiniz gibi hayat hikayemin en heyecanlı dönemlerini yaşıyorum. sorunlar geride kalıyor, önüme yeni fırsatlar açılıyor. projelerimi tasarlıyorum, uygulamaya geçmek üzereyim.
şirketimle sözleşmem bittiğinde (çok havalı oldu sanırım, stajım bittiğinde diyeyim), fetret devrinden çıkıp güçlü köklerin üzerine koca bir çınar dikmek istiyorum. fidan var, kökler de çok güçlü maşallah, sırada ortaya birşeyler koymak, meyve vermek var. Allah yolumu, yolunuzu açık etsin.
Steve Jobs’un meşhur konuşmasına istinaden söylüyorum ki, aç da kaldım, budala da kaldım. yaşıma nazaran yeterince başarılı da oldum, yeterince hata da yaptım. tecrübelerimi kullanıp fikirlerimi gerçekleştirmek istiyorum.
hikayenin en heyecanlı yerinde benden desteğini esirgemeyen sevgili aileme, sayın psikologuma, harika dostlarıma (elif, fatih, ahsen ve diğer harika dostlarıma), anlayışlı şirketime, friendfeed ve twitter arkadaşlarıma bir kez daha teşekkür ederim.
son olarak da eskilerden beri dikkat ettiğim, hala ders çıkardığım Şeyh Edebâli’nin Osman Bey’e nasihatlerini paylaşmak istiyorum.
Ey Oğul!
Beysin! Bundan sonra öfke bize; uysallık sana… Güceniklik bize; gönül almak sana.. Suçlamak bize; katlanmak sana.. Acizlik bize, yanılgı bize; hoş görmek sana.. Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize; adalet sana.. Kötü göz, şom ağız, haksız yorum bize; bağışlama sana… Bundan sonra bölmek bize; bütünlemek sana.. Üşengeçlik bize; uyarmak, gayretlendirmek, şekillendirmek sana..
Ey Oğul!
Yükün ağır, işin çetin, gücün kıla bağlı, Allah Teala yardımcın olsun. Beyliğini mübarek kılsın. Hak yoluna yararlı etsin. Işığını parıldatsın. Uzaklara iletsin. Sana yükünü taşıyacak güç, ayağını sürçtürmeyecek akıl ve kalp versin. Sen ve arkadaşlarınız kılıçla, bizim gibi dervişler de düşünce, fikir ve dualarla bize vaat edilenin önünü açmalıyız. Tıkanıklığı temizlemeliyiz.
Oğul!
Güçlü, kuvvetli, akıllı ve kelamlısın. Ama bunları nerede ve nasıl kullanacağını bilmezsen sabah rüzgarlarında savrulur gidersin.. Öfken ve nefsin bir olup aklını mağlup eder. Bunun için daima sabırlı, sebatkar ve iradene sahip olasın!.. Sabır çok önemlidir. Bir bey sabretmesini bilmelidir. Vaktinden önce çiçek açmaz. Ham armut yenmez; yense bile bağrında kalır. Bilgisiz kılıç da tıpkı ham armut gibidir. Milletin, kendi irfanın içinde yaşasın. Ona sırt çevirme. Her zaman duy varlığını. Toplumu yöneten de, diri tutan da bu irfandır.
İnsanlar vardır, şafak vaktinde doğar, akşam ezanında ölürler. Dünya, senin gözlerinin gördüğü gibi büyük değildir. Bütün fethedilmemiş gizlilikler, bilinmeyenler, ancak senin fazilet ve adaletinle gün ışığına çıkacaktır. Ananı ve atanı say! Bil ki bereket, büyüklerle beraberdir. Bu dünyada inancını kaybedersen, yeşilken çorak olur, çöllere dönersin. Açık sözlü ol! Her sözü üstüne alma! Gördün, söyleme; bildin deme! Sevildiğin yere sık gidip gelme; muhabbet ve itibarın zedelenir…
Şu üç kişiye; yani cahiller arasındaki alime, zengin iken fakir düşene ve hatırlı iken, itibarını kaybedene acı! Unutma ki, yüksekte yer tutanlar, aşağıdakiler kadar emniyette değildir.
Haklı olduğun mücadeleden korkma! Bilesin ki atın iyisine doru, yiğidin iyisine deli derler.
En büyük zafer nefsini tanımaktır. Düşman, insanın kendisidir. Dost ise, nefsi tanıyanın kendisidir. Ülke, idare edenin, oğulları ve kardeşleriyle bölüştüğü ortak malı değildir. Ülke sadece idare edene aittir. Ölünce, yerine kim geçerse, ülkenin idaresi onun olur. Vaktiyle yanılan atalarımız, sağlıklarında devletlerini oğulları ve kardeşleri arasında bölüştüler. Bunun içindir ki, yaşayamadılar.. İnsan bir kere oturdumu, yerinden kolay kolay kalkmaz. Kişi kıpırdamayınca uyuşur. Uyuşunca laflamaya başlar. Laf dedikoduya dönüşür. Dedikodu başlayınca da gayri iflah etmez. Dost, düşman olur; düşman, canavar kesilir!..
Kişinin gücü, günün birinde tükenir, ama bilgi yaşar. Bilginin ışığı, kapalı gözlerden bile içeri sızar, aydınlığa kavuşturur. Hayvan ölür, semeri kalır; insan ölür eseri kalır. Gidenin değil, bırakmayanın ardından ağlamalı… Bırakanın da bıraktığı yerden devam etmeli. Savaşı sevmem. Kan akıtmaktan hoşlanmam. Yine de, bilirim ki, kılıç kalkıp inmelidir. Fakat bu kalkıp-iniş yaşatmak için olmalıdır. Hele kişinin kişiye kılıç indirmesi bir cinayettir. Bey memleketten öte değildir. Bir savaş, yalnızca bey için yapılmaz. Durmaya, dinlenmeye hakkımız yok. Çünkü, zaman yok, süre az!..
Yalnızlık korkanadır. Toprağın ekim zamanını bilen çiftçi, başkasına danışmaz. Yalnız başına kalsa da! Yeter ki, toprağın tavda olduğunu bilebilsin. Sevgi davanın esası olmalıdır. Sevmek ise, sessizliktedir. Bağırarak sevilmez. Görünerek de sevilmez!.. Geçmişini bilmeyen, geleceğini de bilemez.
Osman! Geçmişini iyi bil ki, geleceğe sağlam basasın.
Nereden geldiğini unutma ki, nereye gideceğini unutmayasın.
bu özeti, daha geniş versiyonu şurada.
bakmayın yazının veda gibi olduğuna, her şey yeni başlıyor…
Bu yazının etiketleri:
ahsen,
ailem,
ben,
blog,
denker,
dost,
elif,
fatih,
friendfeed,
hata,
hayat,
hikaye,
iş,
osman bey,
osmanlı,
proje,
psikolog,
şeyh edebali,
şirket,
sorun,
steve jobs,
twitter,
veda
Sayfa başına dön
Mücahit yazar kişisi, 3 Temmuz 2008 22:30 zamanında yazmış.
Kategorileri: derdimi döküyorum, iş arıyorum, iş hayatı
Kalıcı bağlantı - Yazıcı dostu görünüm
günlerdir gözüme uyku sokmayan, üzerinde düşündüğüm vakitte kıbrıs meselesine bile çözüm bulabileceğime inandığım kilit cümle. kendini ifade etmek ve bunu benim öğrenmem… hala çıkamadım işin içinden…
malumunuz, bir süredir iş arıyorum. şu anda bir şirkette çalışıyorum ama -her ne kadar acayip yoğun ve fazla çalışsam da- o staj icabı. 8 ağustosta son bulacak. ardından ise ağustos ayından itibaren ve öğrencilik hayatım devam ederken çalışabileceğim bir iş arıyorum.
bu devirde iş bulmak kolay olmadığından; değişik yöntemlere başvurmak, dikkat çekmek ve kendini pazarlamayı bilmek gerekiyor. ben de geçenlerde kahve içerken birşeyler düşündüm. ne içtiysem (dark mocha frappuccino) yaramış olmalı ki gerçekten kafam çalıştı. hemen kağıda not aldım. ki ben her zaman yanımda kağıt kalem taşımam, önceden hazırlanmış bir komplo olarak da nitelendirmedim değil. neyse yazdım çizdim derken güzel bir proje çıktı ortaya. hemen eve gelip bir sunum ve bir belge hazırladım.
tam da o sıralarda Arda Kutsal‘ın hazırlayıp sunduğu Webrazzi & TechCrunch MeetUp vardı. hem orada, hem de oraya gelmeden bir kaç kişiyle paylaşmak ve akıl almak istedim. çok da iyi etmişim sanırım, zira aldığım aklı hala aklım almadı…
çok sevdiğimiz, saydığımız fikir atölyesi abimiz Tunç Kılınç‘ı buldum etkinlikte. gittim derdimi anlattım. daha doğrusu anlatamadım. nasıl oldu ben de anlamadım. o denli gevelemişim ki lafı, adam, pardon Tunç Abi, bana bu başlıktaki cümleyi söyledi. tokat gibi yapıştı bana. hala etkisindeyim, elim ayağım titriyor walla..
ilk defa böyle bir cümle duydum. ilk defa biri bana kendimi ifade edemediğimi söyledi. ki ben tam tersi yönde olduğumu düşünürdüm. hatta öyleyim anasını satayım. ama Tunç Abi’ye anlatamadım. ben de farkettim anlatamadığımı. sonra olayı kafamda tekrar canlandırdım. bu cümleden bir ders çıkarmalıydım. madem ki beni doğru dürüst tanımayan ve cin fikirleri analiz etmeyi bilen birisi söyledi, ters giden bir şeyler var demektir.
o günden beri düşünüyorum. kendimi, kendimi ifade edişimi.. bazen dediğim dedik olup eleştirileri sallamayabiliyorum, bunun farkındayım. ama özellikle dostlarımın beni eleştirmesini isterim sıklıkla. ama hiç böyle bir şey duymamıştım. ailem de eleştirir, onlardan da duyduğumu hatırlamıyorum. sevgili ailem ve dostlarım, siz farkettiyseniz böyle bir şey lütfen bu yazıya yorum bırakın.
psikolog desteği aldığımı biliyorsunuz zaten. son terapide doktorum bana hayattaki amacımı sordu. anlattım, kağıda yaz dedi. şöyle ki:
1) hedefin ne?
- vizyon ve misyon
- ne kadar istiyorum?
- ne kadar gerçekçi?
2) kaynaklar
- sahip olunanlar
- ihtiyaç duyulanlar
3) yöntem
4) denetim
tüm bunları belirle, bir yere yaz dedi. ve en önemlisi, her bir yazdığım element için 5N1K yı sor kendine dedi. böylece hayattaki hedefini daha net belirler ve ona ulaşmak adına daha sistemli çalışırsın dedi.
işte bu soruları cevaplandırmaya çalışırken geldi aklıma bu yeni fikir. sonra ona çalıştım biraz. sonra da akıl isteyeyim dedim, gerisini biliyorsunuz.
yani psikologun dediğini Tunç Abi de söyledi. tabi psikolog işi biliyordu, küt diye söylemedi :) demek ki biraz dayak yesem adam olucam. askere mi gitsem ne yapsam..
evet hala düşünüyorum. bence kendimi ifade edebiliyorum, ancak herkese değil. ikna edici olamayabiliyorum. ya da fazla sabit fikirliyim ki, beni tanımayan kişi anında kestirip atabiliyor. beni dinlemeyebiliyor. Tunç Abi yanlış anlamasın, o dinledi ama dinlemeyebilirdi. bu da bir gerçek işte.
o zaman ne yapıyoruz? kendimizi ifade edebildiğimizi kallem-i cihan’a gösteriyoruz. nasıl mı? bekleyin efenim.. “mücahit 2.0″ geliyor!!!
Bu yazının etiketleri:
ben,
etkinlik,
hayat,
hedef,
iş,
kariyer,
psikolog,
tunç kılınç,
web 2.0
Sayfa başına dön
Mücahit yazar kişisi, 4 Haziran 2008 10:22 zamanında yazmış.
Kategorileri: blog, derdimi döküyorum
Kalıcı bağlantı - Yazıcı dostu görünüm
her şey 4 yıl önce kazandığım üniversitemin bana dizüstü bilgisayar vermesiyle başladı. hemen msn olayına ilhâk ettik herkes gibi. sonra msn amca sağolsun spaces adını verdiği boş yerler verdi bizlere ki dolduralım. ona da başladık hemen tabii. içimizde var blogculuk. ki o zamanlar da yaklaşık ayda bir yazardım :)
bir süre sonra -ki bu birinci sınıfın sonlarına denk gelir- dertlendikçe içimi dökmeye başladım. babam da okumaya başladı. msn messengerda adımızın yanında parlayan zamazingolar var ya, onlara basmış olmalı babam. sonra baktım okuyor, arayıp birşeyler soruyor. dedim ki bu böyle olmayacak, spacede nasıl adam engellenir onun yollarını aramaya başladım. bu da msnin sosyal ağlaşma dönemine denk geldi. sadece izin verdiğim kişilerin görebilmesini amaçlayacakken salak gibi 200 kişiye “Mücahit seninle arkadaş olmak istiyor!” başlıklı mailler gönderdim. daha doğrusu yetki verdiğim kişilere mail atıyormuş kendisi. insan uyarır değil mi? kaç kişi geldi bana “zaten arkadaş değil miyiz?” diye. ayrıca muhabbet etmediğim, hoşlaşmadığım ama msn listemde bir şekilde bulunan insanlara da gitti o mail. zamanında baya sövmüştüm.
senelerden geçen sene de kendi domainimi aldım. stajda müdürüm Fuat Bey web 2.0 ı araştır dedi. o gün milat oldu. hayatımın kalan kısmını üzerine kurmaya çabaladığım uğraşım, zevkim oldu. kendi sitemi kurdum ve derhal wordpress kurarak blogumu devam ettirdim. wordpressten önce, staja başlarken blogspot denemem de oldu tabii ki. ama wordpress daha çok hoşuma gitti.
derken googleda da çıkmaya başladı mucahityilmaz.com. babam da düzenli aralıklarla adımı aratıyordu sanırım ki çok uzun sürmeden buldu. sonra telefon konuşmalarımızda bahsetmeye başladı. hayatımı bir şekilde takip ediyorlardı. ve ben nedense istemiyordum. bütün dünya okusun ama anam babam okumasın. sırf onlar okumasın diye yazmadığım zilyonlarca şey vardır.
e şimdi nerede kaldı web 2.0? hani nerede paylaşmak? paylaşırken adam kayıracak mıyız? facebook profilim facebooka üye olan herkese açık mesela. yurttaki oda numarama kadar. her yerde her şeyi paylaşıyorum da, anam babam niye mahrum kalsın?
şimdi şu sayfanın tepesinde “anne ben manyak oldum” yazıyor ya, annem aradı, sordu ne ayaksın diye. bir daha düşündüm, kendi maaşımla aldığım domain ve hostingdi. yani külliyen benim çöplüğümdü. ailem dahil kimseye hesap vermek zorunda değildim (Türk Telekom hariç, büyüksün abi..). o zaman istediğimi yazarım diye düşündüm.
istediğimi zaten yazarım da, yazdıklarım bana yol, köprü, baraj, bantgenişliği olarak geri döner mi? mesela arada bir cümlede küfür ettim diyelim. annem diyecek ki, “bey, bak bizim oğlan terbiyesiz olmuş!”. telefonda da fırça falan.. halbuki yaş 21 olmuş. doğrudan bir kişiye de sövmem kolay kolay. araya iki bok katsak ne olacak? kötü olacak. kaldı ki saygı denen de birşey var. anamın babamın yanında nasıl kötü konuşmuyorsam burda da konuşmamak gerekir mi? bu kontürpiyeyi hala çözemedim.
şöyle düşüneyim, burası benim takıldığım yer ve onlar buraya ziyarete geliyor. misafir umduğunu değil bulduğunu bulur. neysek oyuz. hatta belki de iyi bile olur. halimden vaziyetimden pek de haberleri yok zaten. çevremin genişliğinden, becerilerimden vesaire haberleri de yok. biraz da onları görmüş olurlar. ha bazen de kötü şeyler görecekler belki ama dediğim gibi, burası benim takıldığım yer. şu dünyada sadece benim olan tek yer belki de. o yüzden rahat olmalıyım.
gerçi artık blogları şirketlerden de okuyanlar oluyor. envai çeşit kariyer sitesindeki cvlerimde de yazıyor adresim. mesela blog konferansında M. Nuri Çankaya takip ettiğini belirtmişti (merhaba hocam! :) ). onlar için kötü bir izlenim olur mu diye de düşündüm, hayır hiç alakası olmamalı. “neysek oyuz” dedik ya, daha bile iyi böylesi. yapmacık bir şekilde sadece teknolojiden şundan bundan yazsam, beni tanımalarını sağlamaz ki bu blog.
hüzünlenince burada ağlarım, sevinince burada kutlarım, kızınca burada söverim, mesleğimle alakalı vaziyetleri buradan bildiririm. blog dedikleri böyle birşey değil mi?
bakın Barış Ünver‘e, adam hayatını saat saat yazdı, en iyi kişisel blog ödülünü aldı. her gün bir dünya ziyaretçisi var (şu çinlilerle caponların toplu olayına geliyo çoğu ama olsun :) ). adam teşhirci ama rankingler onda :) Nahnu dedi ki (yine blog konferansında) ben kafamdakini yazarım, wolkanca dedi ki o zaman para kazanamazsın. ama en iyi 2. kişisel blog olursun. bu işler böyle. ne kariyer manyağıyım, ne başkasını kandırırım (yazan kandırmış olmaz, söz meclisten dışarı. ben öyle hissederim sadece.). ben böyleyim.
neysem, oyum!
Bu yazının etiketleri:
annem,
aşk,
babam,
ben,
blog,
dert,
facebook,
google,
hayat,
iş,
küfür,
messenger,
msn,
ödül,
site,
spaces,
web 2.0
Sayfa başına dön
Mücahit yazar kişisi, 26 Mayıs 2008 08:10 zamanında yazmış.
Kategorileri: aşk, derdimi döküyorum
Kalıcı bağlantı - Yazıcı dostu görünüm
saçmalamak kelimesi “saç” kökünden gelir. çoook eski zamanlarda yaşamış olan bir padişah kızının saçları çok güzelmiş. saçlarını saçınca daha da güzel olurmuş. bu saçlarını saçma olayı padişah kızıyla o kadar özdeşleşmiş ki, ülkenin kızları saçlarını saçma işlemini telaffuz ederken “saçmala” der olmuşlar. yani saçlarını saç manasında. işte saçmalamak sözü böyle doğmuş.
işte saçmalamak böyle bir şeydir.
TDK‘nın “(sıfat, mecaz) akla uygun olmayan, yersiz bulunan, pestenkerani, absürt” şeklinde açıkladığı saçma kelimesini inceleyelim.
“akla uygun olmayan”: yani öyle bir şey olacak ki, akıl mantık almayacak. yani mantıklı bir şey de olmayacak. nasıl olur bu? diyeceksiniz. akıl yordamıyla o şeyin varlığı/olabileceği ispatlanamayacak. falan filan..
“yersiz bulunan”: hımm.. yani doğru zaman ve ortamda olmayan. süregelen hadiselerden bağımsız olarak vukû bulan ve mevzuyla bağıntısı bulunmayan söz, hareket, davranış.
“pestenkerani”: bunu ben de yeni öğrendim. ve TDK‘ya baktım. “saçma” demekmiş. peki.
“absürt”: bu da fransızca saçma demekmiş. ne alâ..
yani burdan anlıyoruz ki bir şey ya o an için uygun olmayacak, ya da akıl yoluyla idrak edilemeyecek ki saçma olsun.
tamam, çok severim. acayip severim. öyle böyle değil, pis severim. bağlanırım. ölürüm de vazgeçmem. sevdiğim için her şeyi yaparım. gözlerine bakınca ruhunu okurum. derdi varsa uyuyamam. mutluysa uyanamam. bazen onsuz yapamam. derdim varsa yanımda isterim. mutluysam yanına giderim. “öyle sınırsız, öyle derin, öyle çok severim ki korkarsın” diye şarkı sözü var ya sezen aksunun, hah işte öyledir benim için sevgi.
sevgi saçma değildir. sevgim de saçma değildir. sevgimi göstermek de saçma değildir. özlemek de saçma değildir. yanında olmayı istemek de saçma değildir. yanında olmak saçma olabilir, “yersiz olan” durumlarda. ama istemek saçma değildir. iltifat etmek, kibar olmak, nazik olmak hiçbir zaman yersiz ve saçma değildir. saçmalık değildir. saçmalanmış olunmaz.
benim sevgim saçmadır. ben saçtıkça çoğalır. sevdikçe saçılır.
sevgim saçlarındandır…
(burdan iyi yılmaz erdoğan şiiri çıkardı aslında..)
Bu yazının etiketleri:
ben,
özlemek,
saçma,
saçmalık,
şarkı,
sevmek,
sezen aksu,
yılmaz erdoğan
Sayfa başına dön
Sonraki Yazılar »